« Önceki |

6/12/2009

CERN'de rekor kırıldı

CERN'de rekor kırıldı

İsviçre-Fransa sınırındaki CERN'e (Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi) ait Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC), 1.18 trilyon elektron volt ışın demeti parçacığı göndererek, "proton ivmesi"
dünya rekorunu kırdı. Dünya tarihinde daha önce bu düzeyde bir enerjiye sahip parçacık çarpıştırıcısı çalıştırılmamıştı.

CERN'deki bilim insanları, Hadron'un ABD'nin Chicago kentindeki fizik araştırma laboratuvarı Familab hızlandırıcısının 1 TeV (trilyon elektron volt) düzeyinde bulunan rekorunu geride bıraktığını açıkladılar.

Başarılı denemenin, evrenin Büyük Patlama ile ortaya çıkmasının saniyenin 1 ila 2 trilyonda biri sonrasındaki ortamını, bu ortamdaki atom altı parçacıkları ve güçleri gözlemlemek için daha yüksek önemdeki deneylere imkan vereceği belirtiliyor.
chip

4/12/2009

Bilim bu davranışları açıklayamıyor


Bilim bu davranışları açıklayamıyor

Atomu bölen, insanın Ay'a kadar gitmesini sağlayan ve hatta DNA'sını çözen bilim, insanoğlunun bazı gizemli davranışlarını açıklamak konusunda yetersiz kalıyor.

İSTANBUL - Bilim adamları atomu böldü, DNA’yı keşfetti, Ay'a gitti fakat insanın 10 gizemli davranışını tam olarak çözemedi.

New Scientist adlı bilim dergisinde yer alan bir yazıda, bilim adamlarını şaşkına çeviren insan davranışları sıralandı. Bu davranışların kökenine ve neden yapıldığına dair birçok teori sunulmasına rağmen, tam olarak nedeni keşfedilemedi.

10 başlıkta hazırlanan listede şu davranış biçimleri yer aldı;

1- Kızarmak: Ünlü bilim adamı Charles Darwin insan gelişiminin üzerine birçok araştırma yaptı. Fakat insanoğlunulunun mahremiyet, yalan söylemek ve utanmak gibi olaylarda yüzünün niye kızardığı henüz açıklanamadı.

2- Kahkaha atmak: İnsanlar güldüklerinde ve ruh hallerinin iyi olaması halinde salgıladıkları endorfin (vücüt tarafından salgılanan ağrıya dayanıklığı sağlayan hormon–mutluluk hormonu) gülmenin asıl sebebi olarak görünüyor. Ancak bilim adamları bu görüşün tam gerçeği yansıtmadığını, insanın espriden çok daha vasat sözler karşısında bile kahkaha attığını ve insanların neden güldüğünün tam olarak anlaşılamadığını belirtti.

3- Öpüşmek: Bilim adamları öpüşmenin genetik bir açıklamasının olmadığı söylüyor. Bu konu hakkında çeşitli teoriler sunuluyor. Öpüşmeyi emzirme ve eski insanların çocuklarını ağızlarıyla besleme alışkanlıklarıyla ilişkilendiriyor. Bunun bilinçaltımıza yerleştiğini ve bu isteğin oradan geldiği iddia ediliyor.

4- Rüya görmek: Sigmund Freud’un teorisine göre insanların gördüğü rüyaların sebebi, bilinçaltında bastırılmış olan, ifade edemediğimiz duygularımızın ve davranışlarımızın canlanması... Rüyanın genel olarak hisleri yansıttığı söyleniyor ancak garip düşler görülmesinin nedeni henüz tam olarak açıklanamadı.

5- Batıl inanç: Araştırmacılara göre, ilk uygarlıklardan günümüze gelen batıl inançlara bağlılığın nedeni bilinemiyor. Dinin, bir anlam taşımayan, tuhaf, ancak rahatlatan alışkanlıklar olarak nitelendirilen batıl inançları tetiklediği düşünülüyor.

6- Burun karıştırma: Her 4 gençten biri, günde ortalama 4 kez burnunu karıştırıyor. Bilim adamları, insanoğlunun neden bu davranışı yaptığını çözemedi. Bazı araştırmacılar, burun içinin en hassas uyarıcı bölgelerden biri olduğu için, bu davranışın gün içinde birçok kez tekrarlandığını iddia etti.

7- Ergenlik: Ergenlik dönemi de bilimsel olarak açıklanamayan bir kavram. Bilimcilere göre, bu geçimsiz ve huysuz dönem insan beyninin sorumluluk almadan önce kendini hazırlaması ve tanıması olarak nitelendiriliyor.

8- Fedakarlık: İnsanların karşılıksız ve beklentisiz olarak başkalarına bir şey vermesi, yardım etmesi bilim dünyası tarafından garip olarak nitelendiriliyor. Bunun insanda bir haz duygusu bıraktığı için yapıldığı sanılıyor.

9- Sanat: Dans etmek, resim yapmak, müzik yapmak bilimciler tarafından açıklanamamış. Bilim adamları insanların bu sayede tecrübelerini ve bilgilerini paylaştıklarını ve bu yüzden haz aldıklarını düşünüyor.

10- Vücüt kılları: İnsanların vücutlarındaki kıllar, hayvanların aksine genital bölgelerde oluşmuş. Bilim adamları maymunlar ve diğer hayvanlarla büyük benzerlikleri olan kılların ısınma ve korunma için ortaya çıktığını düşünüyor.

ntvmsnbc

6/11/2009

Atın 'Gen' Haritası İnsanınkiyle aynı

Atın 'Gen' Haritası İnsanınkiyle aynı

Bilim adamları, atın gen haritasının, başta insanınki olmak üzere birçok memelininkine büyük ölçüde benzediğini, atın insana köpekten ya da fareden daha yakın olduğunu vurguladı.
 
Kerstin Lindblad-Toh ve ekibinin imza attığı, "Science" dergisinde yayımlanan araştırma, atların insanlarda rastlananlara benzer kalıtsal 90'dan fazla hastalığa yakalandığını da ortaya koydu.
 
Atın 20 binden biraz fazla gene sahip olduğunun tahmin edildiğini belirten araştırmacılar, bunlardan yaklaşık 17 bininin insan, fare ve köpeğinkine benzediğine dikkati çekti.
 
Bilim adamları ayrıca, atın gen haritasının boyutunun 2,7 milyar baz çiftiyle evcil köpeğinkinden biraz fazla, insanınkinden (2,9 milyar) biraz az olduğunu belirledi.
 
20 yıldır süren, 20 ülkeden 100'den fazla araştırmacının katıldığı çalışmaların sonunda at, tavuk, köpek, inek, kedi ve domuzun ardından gen haritası tamamen çıkarılan 6. evcil hayvan oldu.
 
Gen şifresi çözülen diğer memeliler fare, sıçan, şempanze, al yanaklı maymun ve gagalı memeli.

6/11/2009

Yüzyılın Deneyini Bir Kuş Durdurdu

Yüzyılın Deneyini Bir Kuş Durdurdu

Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, bir kuşun düşürdüğü ekmek parçası yüzünden durdu.
 
Yüzyılın en büyük deneyinin gerçekleştirileceği Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC), bir kuşun düşürdüğü ekmek parçası yüzünden tamamen durduruldu. Hızlandırıcının proton çarpışmasına sahne olacak tünel kısmı dışındaki aksamın bir bölümünde meydana gelen olay ertesinde, LHC’de ek güvenlik önemleri alınmasına karar verildi.
 
Popular Science dergisinin haberine göre olay meydana geldiğinde hızlandırıcı bekleme modundaydı. Ancak hassas dedektörlerle donatılmış bulunan hızlandırıcıya düşen ekmek parçası, bazı bölümlerde normalin üstünde ısınmaya yol açtı.
 
LHC yetkilileri, küçük kazanın LHC’nin bu ay sonunda planlanan deneyi geciktirmeyeceğini açıkladı. Ancak dünyanın en karmaşık ve büyük makinesi olarak nitelendirilen LHC’deki güvenlik önlemlerinin derecesi bir kez daha tartışma konusu oldu.
 
Radikal
 

31/10/2009

Gıdalarımızın genetiğiyle oynanıyor!

Gıdalarımızın genetiğiyle oynanıyor!

Türkiye bugünden itibaren resmen genetiği değiştirilmiş besinlerle tanışacak. Kısaca GDO olarak kabul edilen bu maddeler bir canlının genleriyle oynanarak başka bir karakter kazanması sağlanabiliyor. Artık karşınıza akrep geni taşıyan pamuk, tavuk genli patates, balık genli domates gibi gıdalar çıkarsa şaşırmayın.
ABD eski Başkanı George Bush, genetiği değiştirilmiş ürünler için "yüzyılın buluşu" demişti.

Karşı çıkanlar ise "Frankestein gıda" olarak tanımlıyor.

İşlem gen mühendisleri tarafından yapılıyor.

Gen aktarımı bir çeşit kesme, yapıştırma ve çoğaltma işlemi şeklinde yapılıyor.

Aktarılacak gen önce bulunduğu canlının DNA'sından kesilerek çıkarılıyor. Sonra vektör adı verilen taşıyıcı virüs ile bu gen DNA molekülüne yapıştırılıyor.

Örneğin domuza ait gen domatese, bakteri veya virüse ait gen de bir bitkiye aktarılabilicek.

Yönetmelik bugün yayınlandı
Resmi Gazete'de yayımlanan yönetmeliğe göre, herhangi bir ürün toplamda en az yüzde 0.9 oranında GDO'lardan bir ya da birkaçını içeriyorsa GDO'lu ürün olarak kabul edilecek.

GDO'lu ürünler, bebek mamaları ve bebek formülleri, devam mamaları ve devam formülleriyle bebek ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanılamayacak.

İnsan ve hayvan tedavisinde kullanılan antibiyotiklere karşı direnç genleri içeren GDO ve ürünleri ithal edilemeyecek, piyasaya sunulamayacak.

Gıda veya yemin yüzde 0.5'ten fazla izin verilmeyen GDO içermesi halinde ithalatına, işlenmesine, nakline, dağıtımına ve satışına izin verilmeyecek.

Yönetmelik hükümlerine aykırı olan GDO'lu gıda ve yemlerin işleme ve tüketim amacıyla ithali, piyasaya sürülmesi, tescili, ihracatı ve transit geçişleri yasak olacak.

Bir ürün ancak izin verilen sınır olan yüzde 0.9'un üzerinde GDO içermesi halinde bu durum etikette ayrıca belirtilecek. Yüzde 0.9'un altında GDO içeren ürünlerde ise bu zorunluluk yok.

GDO'suz ürünlerin etiketinde ise ürünün GDO'suz olduğuna dair ifadeler bulunmayacak.

Her bir GDO için bir defaya mahsus olmak üzere komiteler tarafından risk değerlendirmesi yapılacak.

İzin karar belgesinde belirtilen koşulların ihlali veya olası zarar ve risklerle ilgili yeni bilimsel bilgilerin edinilmesi, kullanım sonucunda olumsuz sonuçların ortaya çıkması durumunda iptal edilecek.

Tüm bu önlemlere rağmen GDO'lu ürünler konusunda bir çok soru işareti bulunuyor. Gelen eleştirilerden biri insan, hayvan, bitki, mikro organizmalarda yapılan her bir değişiklik bütünün bir diğer parçası olan tarımsal biyo-çeşitliliği yani sağlıklı beslenmenin temeli olan gıda çeşitliliğine etkileyecek.

Bir diğer eleştiri GDO'lu bitkilerin yüksek alerji riski taşıdığı ve antibiotiklere karşı dayanıklılık sağladığı yönünde.
(cnnturk)

31/10/2009

Atmosferde asteroid patlamış

Atmosferde asteroid patlamış

8 Ekim'de atmosferin dünyaya yakın bir yerinde büyük bir asteroid patlaması yaşandı.
'The New Scientist' internet sitesinde yer alan haberde patlamanın dünya üzerinde Endonezya'ya yakın bir bölgede gerçekleştiği belirtildi.

Patlamanın 50 bin ton TNT patlayıcısına eşdeğer olduğu NASA yetkilileri tarafından belirtilirken, etkinin üç Hiroşima bombası etkisiyle aynı büyüklükte olduğu da açıklandı.

Teleskopların bile yakalamakta güçlük çektiği bu patlama sesini Endonezya'da bazı kişilerin duyduğu da alınan bilgiler arasında yer alıyor.
e-kolay

31/10/2009

'Ölümsüzlüğün formülü çıktı'

'Ölümsüzlüğün formülü çıktı'

Ukraynalı tıp profesörü Konstantin Rasin: Biyosibernetik alanındaki son teknoloji sayesinde ölen insanların kişiliklerinin kopyalanmasını sağlanacak.

<_script /><_script />
ABD'de yaşayan Ukraynalı tıp profesörü Konstantin Rasin'in, kendi geliştirdiği atom çekirdeği yapımı teorisi ile insanın ölümsüzlüğünün önünü açtığı öne sürüldü.

Ukrayna'daki ‘UNİAN Ajansı' Ukraynalı bilim insanının biyosibernetik alanındaki çalışmasının, beynin fonksiyonlarını yitiren parçalarının yerine protez yerleştirilmesine imkan tanıdığına ilişkin iddiayı yayınladı.

Prof. Rasin, “Biyosibernetik alanındaki son teknoloji sayesinde, çok yakında beynin farklı parçalarının yerlerine protez takılabilecek” iddiasında bulunurken ölen insanların kişiliklerinin kopyalanmasını sağlayacak sensörlerin yapımının da mümkün olduğunu savundu. Prof.Dr. Konstantin Rasin “Artık kimse buna fantezi ya da masal gözüyle bakmıyor. Bu, gerçek” diye konuştu.
(Radikal)

31/10/2009

İşte kadınların rüyalarının erkeği

İşte kadınların rüyalarını süsleyen erkek

Dünya, binlerce kişinin rüyasına girdiği iddia edilen gizemli adamı konuşuyor.
B <_script /><_script />
2006’da bir kadının ‘her gece rüyama giriyor’ diyerek robot resmini yaptırıp psikiyatristinin masasında bıraktığı yüzü gören başka bir hasta da bu adamı sıkça rüyasında gördüğünü söyledi.

Doktor, çizimi diğer psikiyatrist arkadaşlarına gönderirken gelen tepkiler aynı oldu. Adına ‘thisman.org’ adlı internet sitesi kurulan adamı 50 ülkeden 2 bin kadın rüyasında gördüğünü açıkladı. Kimi onun bir fenomen olduğunu düşünürken kimilerine göre medyum.

Bu adamı rüyalarında gören kadınların çoğu hemen hemen aynı kelimelerle onu tanımlıyorlar rüyalarından garip bir şekilde huzurlu ve mutlu uyandıklarını belirtiyorlar.
(Milliyet)

26/10/2009

Türkiye'de 2.5 trilyon dolar yeraltında saklı

2.5 trilyon dolar yeraltında
Yeni Haber
Dünyada ticareti yapılan 90 çeşit madenden 77'sinin Türkiye'de bulunduğu, bunların bugünkü piyasa değerinin 2,5 trilyon doların üzerinde olduğu bildirildi.

Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğünün (MTA) muhtemel rezerv araştırmalarına göre, Türkiye'de yer altında bulunan en yüksek maden rezervi 15,8 milyar ton ile dolomit. İçinde kalsiyum karbonat ve sodyum karbonat barındıran ve bu özellikleri yüzünden cam ve seramik endüstrisinin vazgeçilmezleri arasında yer alan dolomit, nadir ve çok değerli bir kireç taşı olarak biliniyor.

Bunun yanı sıra, Türkiye'de 13,9 milyar ton mermer, 12,3 milyar ton linyit kömürü, 5,7 milyar ton kaya tuzu, 1,2 milyar ton yüksek kalorili taş kömürü, 3 milyar ton bor, 1,5 milyar ton ponza, 1,9 milyar ton blister bakır cevheri bulunuyor.

Türkiye'nin toplam yer altı maden kaynaklarının bugünkü piyasa değerinin ise 2.5 trilyon doların üzerinde olduğu belirtiliyor.

MTA'nın verilerine göre, yer altında bulunan diğer madenler arasında 29,6 milyon ton asbest, 82 milyon ton asfaltit, 35 milyon ton barit, 251 milyon ton bentonit, 1 milyar 641 milyon ton bitümlü şist, 88 milyon ton boksit, 3,8 milyon ton cıva, 380 bin ton toryum, 233 milyon ton trona (tabii soda), 9 bin 137 ton uranium ve 345 milyon ton zeolit bulunuyor.

Araştırmalar, Türkiye de 700 ton görünür altın rezervi (6500 ton muhtemel rezerv) ve 1926 ton görünür gümüş rezervi bulunduğunu gösteriyor. Bunun yanı sıra 239 milyon ton feldspat, 70 milyon ton fosfat kayası, 4 milyon ton manganez bulunduğu öngörülüyor.

BOR REZERVİNİN YÜZDE 72'Sİ TÜRKİYE'DE

Dünya metal maden rezervlerinin yüzde 0,5'i; endüstriyel ham madde rezervlerinin yüzde 2,5'u; kömür rezervlerinin yüzde 1'i ve jeotermal potansiyelinin yüzde 0,8'i Türkiye'de bulunuyor.

Türkiye, 3,8 milyar metreküp işletilebilir mermer, 2,7 milyar metreküp işletilebilir traverten ve 995 milyon metreküp işletilebilir granit olmak üzere 7,495 milyar metreküp doğal taş rezervi ile dünya doğal taş potansiyelinin yüzde 40'ına sahip. Ülkemizde yapılan araştırmalarda 650'ye yakın renk ve dokuda mermer olduğu belirlendi.

Dünya bor rezervlerinin yüzde 72'sine sahip olan Türkiye, bu oran ile dünyada ilk sırada yer alıyor ve dünya tüketimini en az 400 yıl karşılayabilecek durumda. Dünyada ikinci büyük soda külü rezervi olan Beypazarı Trona yatağını işletmek üzere kurulan tesis, yılda 1 milyon ton soda külü, 100 bin ton sodyum karbonat üretimi ile dünya tüketiminin yüzde 2.5'unu karşılıyor.

''ALTIN REZERVİMİZ EKONOMİNİN EMRİNE VERİLMELİ''

AK Parti Siirt Milletvekili Afif Demirkıran, ulusal ekonomileri oluşturan en önemli sektörlerden biri olan madenciliğin, başta sanayi olmak üzere, ekonominin tüm sektörlerinin ihtiyaç duyduğu temel girdileri sağladığını, kırsal bölgelerde yeni istihdam imkanları oluşturduğunu söyledi.

Türkiye'de çok çeşitli ve zengin maden rezervleri olmasına rağmen, bu kaynakların çoğunun işletmeye alınamadığını belirten Demirkıran, ''Türkiye de toprak altında 50 milyar tondan fazla ticari değere haiz çeşitli cins ve özellikte maden bulunmaktadır'' dedi.

Demirkıran, MTA verilerine göre, Türkiye'nin maden kaynakları açısından, dünya madenciliğinde adı geçen 132 ülke arasında üretim değeri itibarı ile 28'inci, maden çeşitliliği itibariyle de 10'uncu sırada yer aldığını ifade ederek, dünyada ticareti yapılan 90 çeşit madenden 77'sinin Türkiye'de bulunduğunu ve 60 çeşit madenin de üretiminin yapıldığını kaydetti.

''GÖRÜNÜR 650 TON ALTIN REZERVİ VAR''

2002'den önce yılda 15 bin-20 bin metre olan MTA maden arama sondajının, bugün yılda 200 bin metreye, yılda 10-15 milyon TL olan yatırım bütçesinin de 102 milyon TL'ye yükseldiğine dikkati çeken Demirkıran, bunun sonucunda 70 yılda 8,3 milyar ton olan linyit rezervi yüzde 50 artarak 12,3 milyar tonu bulduğunu, yapılacak yeni aramalar sonunda bu rezervin 25 milyar tona kadar çıkabileceğinin varsayıldığını söyledi.

Afif Demirkıran, Türkiye'nin yılda 250-300 ton altın ithalatı ile dünyada beşinci sırada yer aldığını belirterek, ''İthal edilen altının 150 tonu işlenerek tekrar ihraç edilmektedir. Ülkemizin yılda altın ithalatına 5-6 milyar dolar ödediği dikkate alındığında, 650 ton görünür ve 6 bin 500 ton muhtemel altın rezervimizin bir an önce ekonominin emrine verilmesinin ne kadar önemli olduğu anlaşılacaktır. Toplam altın rezervimiz ile ülkemiz, dünya ikincisi konumundadır'' diye konuştu.

Bir ülkenin refah seviyesi birçok göstergenin yanı sıra o ülkede tüketilen maden miktarı ile de doğrudan ilgili olduğunu dile getiren Demirkıran, araştırmalara göre, bir insanın 70 yaşına kadar ABD'de 1600 ton, Almanya'da 1000 ton, Türkiye'de ise 300 ton maden tükettiğini kaydetti.

Demirkıran, TBMM Genel Kurulunda görüşülmesine başlanan madencilik sektörünün sorunlarının tespiti ve eksikliklerinin giderilmesi için Meclis Araştırması açılmasını desteklediklerini bildirdi.
AA

13/10/2009

Aranılan gezegen bulundu


Bu gezegende mutlaka yaşam var
Aranılan gezegen bulundu. Bu gezegende bol oksijen içeren dev bir okyanus olduğuna kesin bakılıyor. Yani canlılar yaşayabilir...

Jüpiter gezegeninin buzullardan oluşan uydusu “Avrupa”da yaşam olasılığının çok yüksek olduğu bildirildi.

Alman Frankfurter Rundschau gazetesinin internet sayfasında yer alan bir habere göre, Avrupa’daki büyük buzulların altında, bol oksijen içeren dev bir okyanusun bulunduğu tahmin ediliyor.

BUZULLARIN ALTINDA DEV BİR OKYANUS VAR

Arizona Üniversitesi’nde görev yapan Amerikalı gezegen bilimcisi Richard Greenberg’in, Avrupa ayında mevcut olan şartlar altında yaşam olmasına kesin gözüyle baktığı belirtildi.

BÜYÜK BOYDA HAYVANLAR DA YAŞAYABİLİR

Greenberg’in araştırmaları sonucunda, Avrupa’daki buzulların altında bulunan okyanusun, bugüne kadar tahmin edilenden daha fazla oksijen içerdiğinin tahmin edildiği, bu durumda bu okyanusta sadece mikroskobik küçük canlıların değil, küçük boyda balık cinsi hayvanların yaşamasının da mümkün görüldüğü kaydedildi.

Bu haber toplam 21153 defa okunmuştur

3/10/2009

Gençlik iksiri çok yakında çıkıyor

Gençlik iksiri çok yakında çıkıyor

Farelerde ve maymunlarda yapılan birçok araştırma, bazı proteinlerin yaşam süresiyle bağlantılı olduğunu gösteriyor ve yaşlılıkla artan hastalıkların tedavisine ışık tutuyor.
Bu haberi 1.862 kişi okudu Haberi Paylaş 
    
 
University College London'dan bilim adamları, bir proteinin üretilmesini durdurmak üzere yapılan genetik müdahaleyle dişi farelerin ömrünün yüzde 20 uzamasını sağladı.

Araştırmaya imza atanlardan Dominic Withers, insanlarda da bulunan S6 Kinase 1 (S6K1) adı verilen proteinin etkilerinin durdurulmasının dişi farelerde yaşlılıkla bağlantılı birçok sağlık sorununun engellenmesine katkıda bulunduğunu vurguladı. S6K1 proteinini üretmemesi için genleriyle oynanan dişi fareler ortalama 950 gün yaşadı. Bu da bu farelerin kontrol grubundaki farelerden 160 gün daha fazla yaşadığı anlamına geliyor.

Withers, proteini üretmeyen dişi farelerin daha uzun süre yaşamasının yanı sıra bu hayvanların daha zayıf, daha hareketli ve daha sağlıklı olduğuna dikkati çekti.

Araştırmada, bu proteini üretemeyen erkek farelerin ömrünün uzamadığı ancak S6K1'i üreten diğer erkek farelere göre daha zayıf, daha sağlıklı olduğu ve bağışıklık sistemi için önem taşıyan lenfosit hücrelerinin bulunduğu belirtildi. Proteinin engellendiği erkek farelerde ömrün neden uzamadığına açıklama getirilemedi.

Daha önceki araştırmalar, S6K1 proteininin üretilmemesinin hücrelerdeki enerji miktarını dengelemekte önemli rol oynayan AMPK adı verilen bir başka molekülün işlevini artırdığını göstermişti.

AMPK molekülünü harekete geçiren metformin gibi ilaçlar, genellikle aşırı kiloya bağlı tip 2 şeker hastalarında kullanılıyor.

Amerikan Science dergisinde yayımlanan İngiliz bilim adamlarının kaleme aldığı makalede, kısa zaman önce Rus bilim adamlarının yaptığı araştırmanın, metforminin farelerin ömrünü uzatabildiğini gösterdiği de vurgulandı.

Bilim adamları, 1930'lu yıllardan bu yana fareleri ve kısa zaman önce maymunları kullanarak yaptıkları araştırmalarla kalori miktarının yüzde 30 azaltılmasının bu hayvanların ömrünü yüzde 40'a kadar uzatabileceğini, yaşlılıkla bağlantılı hastalıkların engellenebileceğini gördü.

İngiliz bilim adamlarının yaptığı araştırma ise yemekten mahrum kalmadan da aynı olumlu etkilerin elde edilebileceğini gösterdi.

e-kolay

3/10/2009

Dâhilikle delilik arasındaki ince çizgi

Dâhilikle delilik arasındaki ince çizgi

Yaygın olarak bilinen “Dâhilik ile delilik arasında ince bir çizgi vardır” sözü bilimsel olarak da doğrulandı. Psikologlar yaratıcı insanlarla psikoz yaşayanların ortak bir gene sahip olduğunu keşfetti.

Bu haberi 3.026 kişi okudu.
 

Psikologlar yaratıcı insanların, aynı zamanda psikoz ve depresyonla da ilgili olan ortak bir gene sahip olduğunu keşfetti. 'Neuregulin 1' adlı genin beynin gelişiminde önemli rol oynadığı, onun bir başka versiyonunun ise şizofreni ve manik depresyon gibi akıl hastalıklarıyla bağlantılı olduğu tespit edildi. Yeni bulgu, Macaristan’daki Semmelweis Üniversitesi araştırmacılarının, kendilerini 'çok yaratıcı' bulan bir grup gönüllü üzerinde yaptığı çalışmayla ortaya çıktı.

Onlara "Farz edin ki bulutların onları yere bağlayan telleri var, bu durumda ne olurdu" gibi sorular soruldu. Verilen cevaplara göre gönüllülerin yaratıcılıkları ölçüldü. Ayrıca ürettikleri eserler ve başarıları da göz önüne alındı.

Ardından yapılan kan testinde 'Neuregulin 1' adlı gene sahip olan gönüllülerin daha yaratıcı ve üstün başarılı oldukları, aynı zamanda da depresif kişiliklere sahip oldukları saptandı.
 
e-kolay

24/9/2009

Ölümsüzlük yakında!

Ölümsüzlük yakında!

"Hızlanan Dönüşler Kanunu" adını verdiği teorisini açıklayan Ray Kurzweil(61), "Ben ve benim gibi pek çok bilim insanı, vücutlarımızın taş devrinden kalma yazılımını yeniden programlayabileceğimize ve yaşlanmayı önce durdurup ardından da tersine çevirebileceğimize inanıyoruz" diye konuştu.

 
 

Milliyet'te yer alan habere göre genlerin çözümlenmesi ve bilgisayar teknolojilerinin anlaşılması konusunda hızlı bir gelişme gösterildiğinin altını çizen bilim adamı, nanoteknolojinin sonsuza dek yaşamın anahtarı olduğunu iddia etti. Kurzweil’e göre nanoteknoloji, 20 yıl içinde hayati organların yerini tutabilecek kadar ilerlemiş olacak.

'Robotlara dönüşeceğiz'
İnsanların yavaş yavaş 'cyborg'laşacağını (hem yapay hem doğal sistemlere sahip olan, sibernetik organizma) iddia eden Ray Kurzweil, nanobotların kan hücrelerinin yerini alacağını ve binlerce kat daha etkili çalışacağını belirterek "25 sene içinde olimpiyatlarda 15 dakika boyunca nefes almadan koşabileceğiz ya da oksijen olmadan dört saat boyunca dalış yapabileceğiz. Zihinsel kapasitemiz, birkaç dakikada kitap yazabilecek kadar artacak. Sanal seks yaygınlaşacak. Zamanla hepimiz yapay organları ve uzuvları olan robotlara dönüşeceğiz" diye konuştu.

17/9/2009

Bu gen kanserle savaşta ‘şalter’ görevi üstlenecek


Bu gen kanserle savaşta ‘şalter’ görevi üstlenecek
İngiliz bilim adamları, vücudun kanserle olan savaşında ‘ana şalter’ görevini üstlenen geni keşfetti.

Yeni tedavi yöntemleri geliştirilmesine yönelik umutları artıran ana genin, tümör hücreleriyle mücadele edip, bu hücreleri öldürebilecek güçte olan kan hücrelerinin üretimini tetiklediği belirtildi.

Denemelerde, gönüllülerden alınan ‘doğal katil hücre’ler bazı kanser hastalarına zerk edilmiş ancak hücreler başka bir bireyden geldiği için tam eşleşme sağlanamamıştı.

Keşfedilen E4bp4 adlı bu ana gen, henüz görevi belirlenmemiş ‘boş’ kök hücrelerin bağışıklık sistemindeki doğal katil hücrelere dönüşmesini sağlıyor. Imperial College London’dan araştırmacı Hugh Brady, doğal katil hücreleri, beyaz kan hücrelerinin ‘Sindirella’sı olarak nitelendirerek, “Bu hücrelerin nasıl çalıştıkları hakkında çok az bir fikrimiz var, ancak nereden geldiklerini hâlâ bilmiyoruz” diye konuştu.

Elde edilen bulguların, bağışıklık sisteminin diyabet ve çoklu skleroz gibi rahatsızlıklarla olan ilişkisine de ışık tutması bekleniyor.

e-kolay

14/9/2009

"Kayıp Dünya" bulundu!

 "Kayıp Dünya" bulundu!

Bilim adamları,Papua Yeni Gine'de, insan eli değmemiş bir bölge keşfettiler...

Bilim adamları, Okyanusya'daki Papua Yeni Gine'nin dağlık arazisinde, sivri dişli kurbağaların ve kedi büyüklüğünde dev farelerin yaşadığı, insan eli değmemiş bir bölge keşfettiler.

Britanya yayın kuruluşu BBC'ye bağlı bir keşif ekibi, devasa sönmüş yanardağı Bosavi'nin el değmemiş kraterinde yaptığı çekimler sırasında, tuhaf örümcekleri, dev kırkayakları ve ağaçlarda yaşayan kanguruları görüntüledi.



Londra Hayvanat Bahçesi ve Oxford Üniversitesinden uzman biyologların da yer aldığı ekip, en son 200 bin yıl önce faaliyete geçtiği tahmin edilen ve bir kilometre derinliğinde kratere sahip el değmemiş Bosavi Dağı'nda, 82 santimetre uzunluğundaki kedi büyüklüğünde farelerin de filmini çekti.

Aralarında 16 kurbağa, bir kertenkele, en az 3 balık, 20 böcek ve örümcek ile bir yarasanın bulunduğu 40'tan fazla yeni hayvan türü keşfeden ekibin çektiği belgesel filmin ilki yarın BBC'de gösterilecek.

e-kolay

13/8/2009

Venüs'te gizemli leke görüldü

 
Venüs'te gizemli leke
Güneş Sistemi'nin uzaklık bakımından ikinci, büyüklük bakımından altıncı gezegeni Venüs'te ortaya çıkan tuhaf parlak leke astronomları şaşkınlığa düşürdü.
İlk olarak 19 Temmuzda Frank Melillo adlı Amerikalı amatör gök bilimci tarafından tespit edilen Venüs'teki parlak leke, Avrupa Uzay Kurumu'nun (ESA) Venus Express uzay aracı tarafından da doğrulandı.

Avrupa uzay aracının gönderdiği verilere göre, Venüs'teki gizemli nokta Dünya'dan ilk görüldükten 4 gün kadar önce ortaya çıktı ve giderek büyüdü.

Bilim adamları, yüzey sıcaklığı 400 C'ye kadar ulaşan Venüs'teki bu parlak noktanın neden ortaya çıktığı konusunda, bunun volkanik bir ifrazat da olabileceği yönünde çeşitli fikirler ileri sürdüler.

Ancak, bir volkanik patlamanın Venüs'ün çoğunluğu karbondioksitten oluşan yoğun atmosferi altında böylesine yayılabilmesi için çok şiddetli olması gerektiğini düşünen astronomlar, parlak noktanın Güneş'ten kopan ve Venüs'ün ağır atmosferiyle etkileşime giren parçacıklardan kaynaklanmış olabileceği tezini de gündeme getirdiler.

Astronomlar, Venüs'te daha önce bu kadar büyük ve parlak olmasa da başka lekeler gözlemlemişlerdi.

PLÜTON "PARYA" OLARAK KALMAYA DEVAM EDECEK GİBİ GÖRÜNÜYOR

Öte yandan, Houston Chronicle gazetesinin haberine göre, "Pluto Confidential" kitabının yazarı Amerikalı astronom Stephen Maran, üç yıl önce statüsü gezegenden cüce gezegene indirilen Plüton'un durumunda, yakında Brezilya'nın Rio de Janeiro kentinde yapılacak Uluslararası Astronomi Birliği toplantısında bir değişiklik yapılmasının beklenmediğini söyledi.

Maran, üç yıl önce Çek Cumhuriyeti'nin başkenti Prag'da Irak savaşı sırasında düzenlenen toplantıda biraz da Amerikan karşıtlığının etkisiyle Amerikalı astronomlar tarafından keşfedilen tek gezegen olan Plüton'un gezegenlikten düşürüldüğünü savunarak, siyasi rüzgarların Plüton'un eski statüsüne kavuşmasına izin vermeyecek gibi göründüğünü belirtti.

Toplantıda Amerikalı gök bilimcileri temsil edecek grubun başkanı Robert Williams da, Rio'da yapılacak toplantının Genel Kurulu'na, Plüton veya Güneş Sistemi'ndeki bir başka gezegenin durumunun değişikliği için şimdiye dek başvuru yapılmadığını kaydetti.

Prag'daki toplantıda oylamaya katılan 424 astronomun çoğunluğu Plüton'un cüce gezegen statüsüne düşürülmesi, isminden mahrum bırakılması ve 134340 numarasıyla kimliklendirilmesini kararlaştırmıştı.

22/7/2009

yüzyılın en uzun güneş tutulması

25/5/2009

Türk öğrenciden süper icat

Türk öğrenciden müthiş icat Türk öğrenciden süper icat
İsviç'te okuyan Türk öğrenci müthiş buluşuyla Türkiye'yi gururlandırdı. Cihaz afet bölgelerinde hayat kurtaracak.

İsveç Umea Üniversitesi bünyesindeki Dizayn Enstitüsü'nde master öğrencisi olan Türk tasarımcı Ceren Bagatar, deprem ve sellerin vurduğu afet yerleri ile temiz su sıkıntısı çeken gelişmemiş bölgeler için 'Rescue Bottle' (Kurtarma Şişesi)'ni geliştirdi.

Kirli suyu her açıdan temiz hale getiren icat sayesinde, savaş alanları ile sel ve depremlerin meydana geldiği afet bölgelerinde, temiz su yokluğundan kaynaklanan hastalıkların yayılması engellenmiş olacak.


Kurtarma Şişesi'nin çalışması 'ters osmosis' prensibine dayanıyor. Su, özel bir zar aracılığıla daha yüksek yoğunluktaki bir bölgeden daha düşük yoğunluğa sahip bir bölgeye geçiyor. Buradaki özel zar, kirli sudaki gözle görülen ya da görülmeyen bütün katı, bozuk ve tehlikeli kısımları ayırıyor. Zarın öbür tarafında ise içilebilecek kalitede temiz su kalıyor. Sıradan bir filteden geçirilen ya da kaynatılan su, hala mikrop içerebilecekken, Kurtarma Şişesi'nde dönüştürülen su, tamamen mikroplardan arındırılmış olarak yeniden kullanıma sunuluyor.

Ceren Bagatar'ın buluşunun diğer bir kritik özelliği ise, kirli suyu temize dönüştürürken ishale neden olan maddeleri tamamen yok edebilmesi. Böylece arıtılmış sudaki 'besleyici' özellik daha da artıyor. Susuzluk yaşamış hastalarda, glukoz, sodyum klorür, potasyum klorür ve disodyüm hidrojen sitrat gibi maddeler, tedavinin gerçekleşmesi için vücuttan elimine edilir. Bağatar'ın geliştirdiği cihaz, kirli suyu temize dönüşütürürken bu maddeleri de imha ediyor. 'Eloktrolit' olarak da bilinen bu maddeler, su kıtlığının yaşandığı bölgelerde sıkça rastlanan akut ishal ve kolera vakalarında tedavi için vücuttan yok ediliyor.

ULAŞILMASI GÜÇ YERLERE KOLAYCA TAŞINABİLİYOR

Kurtarma Şişesi, bir şarj ömrü boyunca 500 mililitre suyu temizleyebiliyor. 15 şarj süresinden sonra 7,5 litre temiz, güvenli ve berrak su elde edilebiliyor.

Ceren Bagatar, Kurtarma Şişesi'nin mülteci kamplarında ve afet bölgelerindeki çadır kentlerde kullanımının çok kolay olduğunu, değişik ağızlıklarıyla beraber 20 - 50 dolar'a mal olabileceğini söyledi.

Bagatar, Kurtarma Şişesi'nin ulaşılması güç bölgelere de kolaylıkla taşınabildiğini ifade etti. İnternetteki bilim sitesi Softpedia'nın editörlerinden Florin Tibu, Kurtarma Şişesi'nin oldukça faydalı bir cihaz olarak dikkat çektiğini, mümkün olduğunca çabuk genel kullanıma başlanmasını ümit ettiğini kaydetti.

Ceren Bagatar'ın tasarımı, Mart ayında yapılan 'Küresel Su Krizine Çözüm' konulu Aspen Dizayn Yarışması'nda ilk 7'ye kaldı. Söz konusu yarışmaya 27 ülkeden 115 üniversite, 225 proje ile katılmıştı.

Haber Kaynağı: Cihan
Bu haber toplam 17459 defa okunmuştur

24/5/2009

Atlantis Dünya'ya döndü


Atlantis Dünya'ya döndü
Görevini tamamlayan uzay mekiği Kaliforniya'ya indi

Atlantis Uzay Mekiği, Hubble Teleskobu'nun onarım ve modernizasyon görevini tamamlayarak Dünya'ya sağsalim döndü.

Atlantis, fırlatıldığı Florida Cape Canaveral Uzay Merkezi'ndeki kötü hava koşullarının sürmesi nedeniyle batıdaki Kaliforniya eyaletindeki Edwards Hava Üssü'ne indi.

NASA, Atlantis'in fırlatma üssü olan Cape Canaveral'a bir Boeing 747 jumbo jetin sırtında taşınması gerektiğinden Kaliforniya'daki Edwards Hava Üssü'ne inişine sıcak bakmıyordu.

Florida'daki kötü hava koşullarından ötürü Atlantis'in inişi cuma gününden bu yana 2 kez ertelenmişti.

AA

10/5/2009

Arılar yok olursa hayat duracak mı?

Arılar yok olursa hayat durur mu? Arılar yok olursa hayat duracak mı?
Einstein'ın "Arılar yeryüzünden kaybolursa insanoğlunun 4 yıl ömrü kalır" teorisini bazı bilim adamları çürttü. Nasıl mı?

Arjantinli ve Kanadalı bilim adamları tarafından yapılan yeni bir araştırma, Einstein’ın özellikle küresel ısınma kapsamında çokça tartışılan “Arılar yeryüzünden kaybolursa insanoğlunun 4 yıl ömrü kalır” teorisini çürütüyor.

Araştırmaya göre çiçeklerin döllenmesinde arıların büyük bir role sahip olduğu doğru ve gerçekten de arılar yok olursa, bugün severek yediğimiz pek çok meyve ve sebze yok olacak. Sabah'ın haberine göre, Arjantin'deki Nacional del Comahue Üniversitesi'nden Dr. Marcelo Aizen'e göre, bu durum insanoğlunun sonunu getirecek ölçüde büyük bir krize sebep olmayacak.

Aizen, insan beslenmesinde pirinç ve buğdayın daha hayati bir öneme sahip olduğunu ve bu gibi besin maddelerinin yetiştirilmesinde arıların herhangi bir “katkısının” bulunmadığını belirtiyor.

Bu sebeple de “Arılar kaybolursa, besin çeşitliliğimiz azalır, dünya belki eskisi kadar güzel bir yer olmaz, ancak hayat devam eder” diyor.

Bu haber toplam 5588 defa okunmuştur

4/5/2009

Fosilleşmiş iki binden fazla ayak izi bulundu

114 dinazor ayağı izi bulundu114 dinazor ayağı izi bulundu
Türkmenistan'da Köytendağ bölgesinde, dinozorlara ait olduğu belirlenen fosilleşmiş iki binden fazla ayak izi bulundu

Türkmenistan'da dinozorlara ait, 145 milyon yıllık ayak izi bulundu.

Ülkenin güneyindeki Köytendağ bölgesinde, dinozorlara ait olduğu belirlenen fosilleşmiş iki binden fazla ayak izi bulunduğu, izlerin uzunluğunun 20 ile 90 santimetre arasında olduğu kaydedildi.

Bölgede bilimsel araştırmalar yapan Mahtumkuli Üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Anatoliy Buşmakin, geçen yıl da Kovurdak bölgesinde dinozorlara ait 114 ayak izi bulduklarını hatırlatarak, ilk ayak izinin 1960'lı yıllarda Rus bilim adamı Rodolf Yuferov tarafından görüldüğünü anımsattı.

Buşmakin, yeni fosiller sayesinde dinozorların yaşamına ilişkin ip uçları elde etmeyi umduklarını belirterek, yeni izlerle birlikte dinozorların göletlerde yüzdüğünü, yavrularıyla gezdiğini, hatta düştüğünü bile tespit ettiklerini söyledi.

Bu haber toplam 2136 defa okunmuştur

2/5/2009

Dünyadaki ilk gelişmeler


Dünyanın ilk dijital kamerası(1975)
1975 yılının Aralık ayında, Kodak mühendislerinden Steve Sasson, yıllar sonra fotoğrafçılıkta devrim yaratacak bir şey icat etti: Dünyanın ilk dijital kamerası. İcat bir tost makinası büyüklüğündeydi, sadece siyah beyaz çekim yapabiliyordu ve fotoğrafları içindeki kasete kaydetmesi 23 saniye sürüyordu.

Dünyanın ilk albüm kapağı(1938): Rodgers and Hart’tan Smash Song Hits
23 yaşındaki tasarımcı Alex Steinweiss Columbia Records için ilk albüm kapağını icat etmeden önce albümler düz kahverengi ambalajlarda satılıyordu. “Smash Song Hits by Rodgers and Hart” dünyanın ilk albüm kapağı.

Dünyanın ilk romanı(1007): Tale of Genji
Bin yıldan fazla süre önce, 1007’de, Japon meclisi üyesi bir bayan dünyanın ilk romanı sayılan esere imza attı. Romantik şiirlerle dolu olan, 75 yıllık bir zaman dilimi ve 350’den fazla karakter içeren “Tale of Genji”, bir imparatorun oğlunun aşk arayışını ve bu yolda karşılaştığı kadınları konu ediyor.

Dünyanın ilk internet sunucusu ve internet sitesi(1990)
Dünyanın ilk internet sunucusu ve internet sitesi, Cern’deki bir NeXT bilgisayarda Tim Berners-Lee tarafından çalıştırıldı.

İlk web sayfası adresi: http://info.cern.ch


Dünyanın ilk röntgeni (1895): Röntgen’in Eşinin Eli
1895 yılında Wurburg Üniversitesi profesörü Wilhelm Conrad Röntgen, deney yaparken duvarda herhangi bir lamba tarafından oluşturulamayacak bir parlaklık keşfetti ve bu ışığa X-ray(X ışını) adını verdi. Sonraları, bu ışınla duvar arasındaki cisimlerin, duvarda gölgeler ve şekiller oluşturduğunu fark etti. Karısının elini bir fotoğraf levhasının üzerine koyup X-ray ‘le dünyanın ilk röntgenini çeken Röntgen, bu icadıyla Nobel Ödülü kazandı.

Dünyanın ilk bilgisayar faresi (1964)
Dünyanın ilk bilgisayar faresi 1964’te Douglas Engelbart tarafından icat edildi. Dikey yerleştirilen 2 çarktan oluşan fare ergonomikti, tuşları çok iyi yerleştirilmişti ve tahtadan yapılmıştı.

Dünyanın ilk gökdeleni (1885): Chicago'daki Home Insurance Building
Benzersiz mimarisi ve ağırlığa dayanıklı iskeleti dolayısıyla dünyanın ilk gökdeleni sayılan Home Insurance Building, 1885’te Chicago’da inşa edildi. 10 katlıydı ve 42 metre yüksekliğindeydi.
 
Dünyanın ilk tasarım arabası (1938): Buick Y-Job
1938’de General Motors’un tasarımcısı Harley Earl tarafında dizayn edilen Buick Y-Job, birçokları tarafından ilk tasarım arabası olarak kabul ediliyor. 1950’lere kadar kullanılan araba, makine gücü ile çalışan gizli farlara, ateşli silah görünümüne, kaplama tamponlara ve çıkıntısız kapı kollarına sahipti.

Dünyanın ilk MP3 çaları (1998): MPMan 32MB
64MB’a kadar artırılabilen 32MB’lık hafizasıyla Eiger Labs MPMan, dünyanın ilk MP3 çaları. Boyutları 91x70x16.5mm.

Dünyanın ilk bulmacası (1913)
1913 yılında, Arthur Wynne, dönemin en ünlü gazetelerinden New York World’ün 8 sayfalık haftalık bilmece ekini tasarlıyordu. Yılbaşı sayısı için “word-cross” adını verdiğini bulmacayı ilk defa çıkardığında, bunun sonradan nasıl bir çılgınlığa dönüşeceği hakkında hiçbir fikri yoktu.
 
Dünyanın ilk mikro işlemcisi (1971): Intel 4004
1971 yılının Kasım ayında Intel firması mühendisleri Federico Faggin, Ted Hoff ve Stan Mazor, dünyanın ilk mikro işlemcisini tanıttı. Bu buluşla birlikte, bilgisayarların boyutlarının büyük olmasına neden olan bütün işlemler, küçük bir çipin içine sıkıştırılmış oldu.
 
Dünyanın ilk dergisi (1731): The Gentelmen’s Magazine
Dünyanın ilk dergisi olan The Gentelmen’s Magazine (Erkeklerin Dergisi), 1731’de Londra’da basılmaya başladı. Derginin editörü Edward Cave, “magazine” (dergi) kelimesini ilk kez kullanarak literatüre kattı. Dergi 1907 eylülüne kadar basılmaya devam etti.
Dünyanın İlk fotoğrafı (1826): “Le Gras’ta Pencereden Bir Manzara”
Kimya ve optik alanlarında yıllardır süregelen gelişmeler, dünyanın ilk fotoğrafına imkan tanıdı. 1826’da Fransız bilim adamı Joseph Nicéphore Niépce, evinin penceresinden görünen manzarayı içeren bu fotoğrafı karanlık odada, katranla kaplanmış bir levhayla, saatlerce uğraşarak çekti.
 

1/5/2009

Astronomlar en yaşlı ve en uzak gök cismini tespit ettiler

İşte en yaşlı ve en uzak gök cismi!İşte en yaşlı ve en uzak gök cismi!
Astronomlar en yaşlı ve en uzak gök cismini tespit ettiler. Gök cismindeki enerji patlaması dünya 360 milyon yaşındayken olmuş.

Astronomların, sönen bir yıldızın enerji patlamasını tespit ettikleri, bunun Dünya tarafından şimdiye kadar görülen en yaşlı ve en uzak gök cismi olduğu belirtildi.

NASA'nın Swift uydusu, yüksek güçte bir radyasyon patlaması olan gama ışını patlamasını 23 Nisan'da tespit etti. 10 saniye süren patlamanın kainat henüz 630 milyon yaşındayken olduğu, buraya ulaşmasının 13,1 milyar ışık yılı aldığı bildirildi.

NASA'da çalışan astrofizikçi Neil Gehrels, yıldızın sönmesinin bir kara deliğin oluşumuna yol açtığını, yıldızın yaklaşık 1 milyon yıl yaşında ve güneşin 30 katı büyüklüğünde olduğunu söyledi.


internethaber

5/3/2009

Dünya yok olma tehlikesi atlattı


Dün Dünya'nın son günü olabilirdi...

Pek çoğunuzun haberi olmayabilir; ancak dün Dünya yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kaldı...
Göktaşının dünyaya çarpmaması büyük bir şans
Bu sabah uyandığınızda herhangi bir fark hissettiniz mi? Muhtemelen her zamanki gibi, sıradan bir güne uyandınız ama bunda dünya nüfusunun toplam şansının etkisi olduğunu bilmiyordunuz. Çünkü dün dünya yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

Dün Dünya'nın üzerinden sadece 70 bin kilometre mesafeden bir gök taşı geçti. Çapının yaklaşık 30 veya 50 metre olduğu tahmin edilen gök taşının dünyaya çarpmaması ise tamamen şans olarak nitelendiriliyor. Bilim adamları, Avustralya'da bulutların arkasından bile çıplak gözle görülebilecek kadar yakından geçen gök taşının dünyaya çarpması halinde en iyi ihtimalle denizde tsunami, karada ise çok büyük bir hasar meydana gelebileceğini, daha kötümser bir ihtimalle ise dünyanın sonunun gelebileceğini söylüyorlar.

chip

28/2/2009

1.5 milyon yıllık ayak izi


1.5 milyon yıllık ayak izi
Kenya'da 1,5 milyon yıllık ayak izi bulundu. Bu izler insanının evriminin anlaşılması açısından son derece önemli... İzler modern insanınkiyle karşılaştırıldı.

Kenya'da bulunan 1.5 milyon yıllık ayak izleri, insanların çok uzun yıllar önce de anatomik olarak bugünkü ile aynı ayaklar üzerinde yürüdüğünü gösterdi.

İngiltere'deki Bournemouth Üniversitesinden Matthew Bennett, Kenya'nın kuzeyindeki Ileret bölgesi yakınında 2 tortul tabakasında bulunan 1.5 milyon yıllık ayak izlerinin, modern insanınkiyle temel olarak aynı anatomiye sahip olduğunun en eski göstergesi olduğunu belirtti.

Bennett, ayak izlerinin, normalde fosilleşmiş kemiklerde bulunmayan yumuşak dokuların biçim ve yapılarına dair bilgiler de içerdiğini vurguladı.

Profesör Bennett, modern insanların ve fosilleşmiş eski insanların ayak izleri arasında yapılan karşılaştırmanın tarafsız olması için Kenya'da bulunan ayak izlerini numaralandırdı, bilgisayarda taradı ve bu şekilde değerlendirdi.

1.5 milyon yıllık ayak izlerinden birinin fotoğrafı Science dergisinin son sayısının kapağını süslüyor.

Bu haber toplam 2133 defa okunmuştur

18/2/2009

Uzaylılar aramızda yaşıyor


Dikkat! Uzaylılar aramızda yaşıyor!
Bugüne kadar kafamızda uzaylıları hep yeşil tenli, büyük gözlü yaratıklar olarak canlandırdık. Halbuki onlar aramızda yaşıyor.

ABD'li ünlü kozmolog, uzaylıların mikroorganizmalar ve mikroplar halinde aramızda yaşadığını iddia etti..

ABD'nin Arizona Devlet Üniversitesi'nde, dünya dışı varlıklar üzerine araştırmalar yapan kozmolog Paul Davies, uzaylıların aslında şimdiye kadar hiç tanımlanmamış mikroorganizmalar ve mikroplar halinde aramızda yaşadığını iddia etti. Davies "Mikrobiyolojide bugüne kadar kullanılan tüm teknikler farklı DNA formlarını ve organizma türlerini incelemede yetersiz. Benzerlerini ancak başka gezegenlerde uzaylıların varlığına kanıt olarak gösterebileceğimiz organizmalar aslında şu anda bizim dünyamızda yaşıyor olabilir" diye konuştu.

'KANIT VAR' İDDİASI

Davies ayrıca, evrenin 5 elementinin dışında arseniki de kullanan bir takım organizma türlerinin olduğuna dair kanıtlar bulunduğunu öne sürdü.

Bu haber toplam 3168 defa okunmuştur

4/2/2009

En küçük Dünya benzeri kayalık gezegeni

 
Güneş sistemi dışında yeni keşif

Yeni Haber
Avrupalı astronomlar, Güneş Sistemi dışındaki en küçük Dünya benzeri kayalık gezegeni gözlemlediklerini bildirdiler.

Avrupa Uzay Ajansından (ESA) yapılan açıklamada, Aralık 2006'da yörüngeye fırlatılan COROT uydu teleskobuyla yapılan keşifte gözlemlenen dış gezegenin (exoplanet) Dünya'nın iki katı kadar büyüklüğünde ve Güneş benzeri bir yıldızın etrafında döndüğü belirtildi.

Bu mini kayalık gezegenin yüzey sıcaklığının çok yüksek, yaklaşık 1100 santigrat derece olduğunu belirten bilim adamları, gezegenin büyük olasılıkla lav veya su buharı ile kaplı olduğuna işaret ettiler.

COROT projesinde yer alan araştırmacılardan Malcolm Fridlund, Dünya'nın oluşumu ve gelişimini anlama yolunda bu keşfin çok önemli bir adım olduğunu belirterek, "İlk kez bizim Dünyamız gibi kayalık bir gezegeni gözlemledik. Şimdi bu gökcismini bu anlamda değerlendireceğiz ve COROT teleskobuyla daha küçük Dünya benzeri gezegenleri araştırmayı sürdüreceğiz" diye konuştu.

Keşif, Astronomy ve Astrophysics dergisinin bir sonraki sayısında ayrıntılı bir şekilde anlatılacak.

Fransız Uzay Kurumunun başını çektiği COROT projesi, ESA, Avusturya, Belçika,
Almanya, İspanya ve Brezilya'nın katkılarıyla yürütülüyor.
sabah

7/1/2009

Samanyolu'na ikiz kardeş


Samanyolu'na ikiz kardeş
Samanyolu'na en yakın galaksi olan Andromeda'nın daha büyük olduğu sanılıyordu. Meğer öyle değilmiş.
Güneş sisteminin de dahil olduğu Samanyolu galaksisinin, bugüne dek bilinenden daha büyük, bilinenden yüzde 15 daha geniş ve yüzde 50 daha yoğun olduğu, ayrıca sanıldığından daha hızlı döndüğü belirlendi.

Samanyolu'na en yakın galaksi olan Andromeda'nın daha büyük olduğu ve galaksimizin onun küçük kardeşi olduğu sanılırken, son çalışmalar, her iki galaksinin ''ikiz kardeşler olduğunu'' ortaya çıkardı.

ABD'deki Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi'nden Mark Reid, Kaliforniya Long Beach'de bugün yapılan Amerikan Astronomi Topluluğu'nun toplantısında yaptığı sunumda, ''Belirlenen farkların büyük önemi var'' dedi.

Küçük kardeş değil ikiz kardeş

Yaptıkları yeni haritalama çalışmasıyla, Samanyolu galaksisindeki madde yoğunluğunun bilinenden yüzde 50 fazla olduğunu anladıklarını ifade eden Reid, ''Daha önce Andromeda'nın baskın olduğunu ve bizimkinin, onun küçük kardeşi olduğunu düşünürdük. Ama şimdi biliyoruz ki bizler daha çok ikiz kardeşleriz'' dedi.

Ancak bu bir açıdan da iyi bir haber değil. Çünkü daha büyük bir Samanyolu demek, 2 galaksi arasındaki çekim gücünün sanıldığından daha fazla olduğu ve dolayısıyla Samanyolu'nun, Andromeda ile hesaplanandan daha önce çarpışacağı anlamına geliyor. Ama yine de bu çarpışmaya henüz 2-3 milyar yıl bulunuyor.

Haritalama yöntemi

Yeni haritalama, dünya yörüngesindeki 10 adet radyo teleskop anteninin oluşturduğu sistemle, yeni doğmuş en parlak yıldızların değişik zamanlarda ölçülmesi ve bunların böylece 3 boyutlu konumlarının belirlenmesi yöntemiyle yapıldı.

İlk kez uygulanan bu yöntemle, Samanyolu galaksisinin, kendi merkezi çevresindeki dönüş hızının daha önce bilindiği gibi saatte 792 bin değil, saatte 914 bin kilometre olduğunu da ortaya kondu.

Hızın daha fazla olduğundan yola çıkılarak, galaksimizdeki ''Karanlık Madde''nin daha fazla olduğunu, dolayısıyla galaksinin yoğunluğunun, daha önce hesaplananın 1.5 katı olduğunu da gösterdi.
Bu haber toplam 2734 defa okunmuştur

23/12/2008

Biyonik 'çip' yapıldı


Biyonik 'çip' yapıldı
Bilim insanları, inanılmaz bir icat ile gündemdeler. Beyindeki haz merkezini kontrol eden seks çipi yapıldı.

İNTERNETHABER

Beyindeki haz merkezini uyararak rahatlama sağlayan 'seks çip'i yaratıldı.

Beynin derinindeki bazı bölümlere küçük şok dalgaları göndererek çalışan bu elektronik sistem, Amerika'da Parkinson hastalarının tedavisinde de kullanılıyor.

Oxford Üniversitesi'nde görev yapan bilim adamlarından Morten Kringelbach önderliğinde yürütülen bu çalışma için, doktor "haz yitimi problemi yaşayan kadın ve erkekler de uyarı ve tatmin amaçlı kullanılacak bu sistemin olumlu sonuçlar doğuracağı kanısındayız" dedi.

Bilim insanları şimdi özellikle yemek yemek ve seks yapmakla ilgili olan orbitofrontal korteksler üzerinde odaklanıyorlar. İnsanın en ilkel ve en gelişmiş iki dürtüsü olan karnını doyurmak ve cinsel haz yaşamak ihtiyaçları açısından çok önemli bir gelişme olduğunu vurgulayan Profesör Tipu Aziz, 'bu çipin çalıştığına dair kanıtlarımız da var' dedi.

"Bundan bir kaç yıl önce, cinsel arzularını neredeyse tamamen yitirmiş bir kadının beynine bu çiplerden yerleştirildi. Kadın, çok da uzun olmayan bir sürenin ardından, cinsel çekiciliğini yeniden kazandı." diyen Prof. Aziz, bu çipi beyne yerleştirmenin zorlayıcı olduğunu ve sürecin gelişim evresinin on yıla kadar yayılabileceğini de ekledi.

Dr Stuart Meloy tarafından bundan bir kaç yıl önce Amerika'da geliştirilen bir sistem, kişide cinsel istekler yaratmaya yardımcı oluyordu. Ama bu sistem öncekinden farklı olarak, beyindeki haz merkezini uyararak rahatlamayı da sağlıyor.

Profesör Tipu Aziz, beyindeki dalgalar ve merkezler üzerinde uyarıcı olarak bu tür elektronik sistemlerin, gelecekte birçok hastalığın tedavisinde kullanılmasını umut ediyor ve bu gerçekleşirse, şu anda korkulan hastalıkların basit bir yöntemle üstesinden gelinebilir diye ekliyor.

Bu haber toplam 26783 defa okunmuştur

19/12/2008

Einstein'ı çürüten Türk bilimadamı!


Einstein'ı çürüten Türk bilimadamı!
Einstein'in kuramı" bir Türk tarafından çürütüldü. Üstelik de deneylerle... Bakın çürütülen kuram hangisi?

Okan Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tolga Yarman'ın, Einstein'ın ''Genel Görecelik Kuramı''nı çürüten yeni teorisinin deney yoluyla kanıtlandığı iddia edildi.

Okan Üniversitesinden yapılan yazılı açıklamada, nükleer bilimler konusunda uzman Prof. Dr. Yarman'ın, uzun süredir üzerinde çalıştığı teorisiyle Einstein'ın ''Genel Görecelik Kuramı''na farklı bir yaklaşım getirdiği belirtilerek, konu üzerinde Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Arık ile çalışan Yarman'ın tezinin, Belarus Devlet Üniversitesinde Prof. Dr. Alexander Kholmetskii yönetimindeki deneylerle doğrulandığı kaydedildi.

DENEYLE KANITLANDI

Deneylerin, ilk evrede ''bağıl manyetik alanın'' ışık hızından en az dört kat daha hızlı yayıldığını gösterdiği vurgulanan açıklamada, şu hususlara yer verildi:

''Bu sonuç ilk bakışta, Einstein'ın özel görecelik kuramıyla çelişiyor; çünkü Einstein'a göre hiçbir etkileşme ışık hızından daha hızlı oluşamaz. Oysa Yarman'ın teorisine göre, enerji alış verişi içermeyen 'bilgi', örneğin 'yer çekimi' ya da 'elektriksel etkileşme' bilgisi, ışık hızından daha hızlı yayılabiliyor. Duran cisimler ise birbirleriyle hangi uzaklıkta olurlarsa olsunlar ani olarak etkileşebiliyorlar. Bu yaklaşımın, ayrıca Einstein'ın özel görecelik kuramı ve enerji korunumu yasasından hareketle türetilen, diğer yandan çağdaş atom kuramıyla tamamen örtüşen 'püf noktası', Prof. Dr. Yarman'ın önerisi uzantısında, son olarak, Belarus Devlet Üniversitesinde, nükleer saatler zemininde gerçekleştirilen deneyle kanıtlandı.''

Açıklamada, Prof. Dr. Yarman, Prof. Dr. Arık ve Prof. Dr. Kholmetskii'nin, Okan Üniversitesinde 18 Aralıkta yapacakları basın toplantısında, dünya bilim çevrelerinin dikkatlerini üzerinde toplayan söz konusu kuramı ilk kez kamuoyuyla paylaşacakları duyuruldu.

Bu haber toplam 112131 defa okunmuşt

 

Bağlantılarım

Blogcu ile yapıldı