Araplar uzay kuyruğunda

23/9/2008

Araplar uzay kuyruğunda
Başta Suudiler olmak üzere çok Arap zengini, ocak ayında başlayacak uzay yolculuğu için sıraya girdi


Virgin Galactic tarafından önümüzdeki ocak ayında başlatılması öngörülen uzay yolculuğuna Arap ülkelerinin büyük bir ilgi gösterdiği ve Araplar arasında ilk sırada ise Suudilerin bulunduğu belirtildi. Şirketin pazarlama müdürü Sharon Garrett, Araplar arasında uzaya gitmek isteyenler arasında ilk sırayı Suudilerin aldığını belirtirken ikinci ve üçüncü sıraları ise Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri vatandaşlarının paylaştığını açıkladı.

Kişi başına yaklaşık 200 bin dolara mal olması beklenen yolculuk için başvuru yapanlar 20 bin dolar depozit yatırıyor. Şirketten yapılan açıklamada şu ana kadar 125 ülkeden 65 bin kişi, uzaya çıkan ilk 1000 kişi arasında yer almak için başvuruda bulunda.

İlginin yoğunluğunu fark eden Suudi seyahat acentelerinin de uzay yolculuğu için kendi ülkelerinde birimler oluşturmak için çalışmalar yürüttüğü ifade ediliyor.

Her bir seferde 2 pilotla 6 yolcu taşımayı öngören şirket, 2,5 saat sürecek uçuşla yolcularını yerin yaklaşık 100 km yukarısına taşıyacak. Yolculuk öncesi ise yolculara üç günlük uçuş eğitimi verilecek. Yerin 35 km'sinden yukarısı uzay sayılıyor.

Şirket, hedeflerinin uzay yolculuklarını normal uçuşlar kadar kolaylaştırmak olduğunu ifade ediyor.

Bu haber toplam 2180 defa okunmuştur
internethaber

Yüzyılın deneyinin dehaları

23/9/2008

Yüzyılın deneyinin dehaları

Big Bang teorisinin temelini Einstein attı, maddeye kütle kazandıran parçacığı Peter Higgs keşfetti.. İşte CERN'in tüm dehaları..

Big Bang teorisinin temelini Einstein attı, radyasyonu Penzias ile Wilson buldu, maddeye kütle kazandıran parçacığı Peter Higgs keşfetti ve “Yüzyılın Deneyi”ni Lyn Evans başlattı.

10 Eylül’de CERN’de başlatılan ‘Yüzyılın Deneyi’ ile maddenin sırlarının açığa çıkarılmasında dev bir adım atılmış oldu. Bir süredir durdurulan ve 2 ay sonra yeniden başlanacak deneyle, evrenin yaklaşık 14 milyar yıllık hikayesininin eksik kalan bölümünde neler olduğu anlaşılmaya çalışılacak. Aynı zamanda evrenin ve maddenin yapısına ilişkin bulmacanın en temel parçaları ortaya çıkacak. Bu gelişmelerin arkasında bir yüzyıl içinde çığır açan bilimsel buluşlar ve bu buluşlara imza atan dehalar var.

ALBERT EINSTEIN: BIG BANG’İN ALTYAPISINI OLUŞTURDU

Bugün bilim çevrelerince geniş kabul gören Big Bang teorisinin temelinde Einstein’ın genel görelilik kuramı yatıyor. Einstein genel görelilik kuramı temel olarak kütlenin dört boyutlu uzayı eğip büktüğünü ortaya koydu. Zamanında inanılması güç olan ama daha sonra farklı gözlemlerle kanıtlanmış pek çok öngörüyü beraberinde getiren olan genel görelelik kuramı ile evrenin ortaya çıkışı ve yapısı hakkındaki bugünkü bilgilerimizin de temeli atılmış oluyordu. Ancak ilginçtir Big Bang teorisini altyapısını oluşturan kurama imza atan Einstein başlangıçta evrenin genişlen değil sabit bir yapıda olduğunu düşünüyordu. Daha sonra Einstein’da doğruladığı Big Bang teorisini birbirinden bağımsız olarak iki biliminsanı farklı zamanlarda ortaya attı.

ALEXANDER FRIEDMAN: BIG BANG’İN BABASI

Einstein’ın genel görelilik kuramı üzerinden uzayın sabit değil değişken bir yapıda olduğunu ilk ortaya atan Rus kozmolog ve matematikçi Alexander Friedman oldu.

1888’de St. Petersburg’da doğan Friedman yaşamının büyük bir bölümünü doğduğu kentte geçirdi. Birinci Dünya Savaşı’nda savaş pilotu olarak görev alan Friedman savaş sonrasında matematik ve kozmoloji çalışmalarına tekrar döndü. Görelilik kuramı üzerine yaptığı çalışmalar sonucunda evrenin sanıldığı gibi durağan değil sürekli genişleyen bir yapıda olduğunu öne sürdü. Bu iddiayı ilk süren kişi Friedman’dı ancak iddiası yalnızca teorik hesaplamalara dayanıyordu ve gözlemle desteklenmiyordu. Uzmanlık alanı olan matematik ve kozmoloji dışında meteorolojik deneylere de katılan bilim adamı 1925’te, o yıllar için bir rekor olan, 7bin 400 metre yükseğe balon gönderme deneyinde bulundu. Alexander Friedman aynı yıl, 37 yaşında hayata gözlerini yumdu.

GEORGES LEMAITRE: EVRENİN GENİŞLEDİĞİNİ KANITLADI

Birçok kişi için Big Bang teorisini ilk ortaya atan kişi olarak görülen Georges Lemaitre 1894’de Belçika’da doğdu. 17 yaşında Leuven Katolik Üniversitesi’nde mühendislik eğitimine başladı. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla eğitimine ara vererek savaşa katıldı. Savaş sonrasında bir taraftan fizik ve matematik almaya, bir yandan da papazlık eğitimi almaya başladı. Yaşamı boyunca bilim insanı ve papazlık taşıyacağı iki farklı unvan olacaktı. Bu bakımdan Lemaitre bilim tarhinde modern dönemlerin ilginç kişiliklerinden biri kabul edildi. 1923-25 arasında İngiltere ve Amerika’nın saygın okullarında devam eden çalışmalarından sonra ülkesine döndü ve fizik ve matematik çalışmalarına başladı. 1927 yılında görelelik kuramı üzerinde yaptığı çalışmalar sonucuında, Friedman’ın 1922’de bulduğu gibi evrenin genişlediği sonucuna vardı. Aynı yıl Solvay’da düzenlenen fizik konferansında Einstein’la karşılaşan Lemaitre, beş yıllık gecikmeyi ünlü fizikçiden duydu. Lemaitre’in bu gecikmesi Big bang teorisinin geliştirilmesindeki rolünü azaltmadı. İyi bir matematikçi olan Friedman 1922’de evrenin genişlediği sonucuna varmıştı ancak bunu matematiksel kanıtlara dayandırmış, astronomik gözlemlere dayandırmamıştı. Lemaitre ise teorisini oluştururken astronomlarla çalışmış ve teorisini test edilebilir ve zamanının gözlemlerine uygun olarak kurmuştu. 1931’de teorisi İngilizce’ye çevrilen Lemaitre, teorisi için ‘İlkel Atom’ adını kullanıyor ve bunun için; ‘yaradılış anında patlayan Kozmik Yumurta’ tanımını yapıyordu. Teorinin bugün bilinen ‘Big Bang - Büyük Patlama’ adı İngiliz astronom Fred Hoyle’a aittir.

EDWIN HUBBLE: FARKLI GALAKSİLERİN VARLIĞINI KANITLADI

Big Bang teorisinin kanıtlanması 1964’ü bulmuştu ancak Friedman ve Lemaitre’in gösterdikleri evrenin genişlediği teorisinin kanıtları 1929’da bulundu. Evrenin tarihinin ve yapısının anlaşılmasındaki bu önemli kanıtı bulan kişi ABD’li fizikçi Edwin Hubble’dı. 1889’da Missori’de doğan ünlü fizikçinin Friedman ve Lemaître ile ortak olan yanı yalnızca Big Bang teorisine olan katkısı değildi. Hubble’da da diğer meslektaşları gibi Birinci Dünya Savaşın’da aktif görev almış ve savaş sonrasında astro-fizik çalışmalarına hız verdi. Hubble’ın bilime en önemli katkısı galaksiler üzerine yaptığı çalışmalardı. Onun zamanında evrenin büsbütün Samanyolu’ndan ibaret olduğu düşünülüyordu. Ancak Hubble, yaşamının büyük bölümünde Wilson Dağı’ndaki gözlemevinde yaptığı çalışmalarla Andromeda’nın da içinde bulunduğu birçok farklı galaksinin varlığını kanıtladı. Böylelikle evrenin büyüklüğü ile ilgili görüş temelden değişmiş oldu. Amerikalı astronom birçok galaksinin olduğunu kanıtlamakla kalmadı aynı zamanda bu galaksilerin birbirinden uzaklaştığını da kanıtladı.


A. PENZIAS VE R. WILSON: RADYASYONU BULDU

Yüzyılın önemli buluşların biri olan, evrenin ilk oluşum zamanlarına ait radyasyonun keşfinin tesadüflere dayalı ilginç bir hikayesi var: İki bilim adamı büyük bir antenin üzerinde çalışıyorlardı. Bir süre sonra antende tanımlayamadıkları radyo sinyalleri almaya başladılar. Teknik bir hatanın olduğunu düşünerek sistemleri birçok kez kontrol ettiler. Bu günleri anlatan iki bilim adamı seslerin nedeninin, antendeki güvercin pisliklerinden kaynaklanmış olabileceğini dahi düşündüklerini ve anteni temizlediklerini ancak gelen seslerde bir değişiklik olmadığını söylüyorlar. Yaptıkları tüm kontrollerden sonra bunun evrenin ilk oluşumunda ortaya çıkan radyasyonun izleri olabileceğini düşündüler ve yaptıkları hesaplamalardan sonra bu iddialarını kanıtladılar ve yayınladılar. Artık Big Bang’in gözlemlenmiş fiziki kanıtlarına ulaşılmıştı. İki bilim adamının bu büyük buluşu kendilerini 1978’de Nobel Ödülü’nü getirdi.

PETER HIGGS: MADDEYE KÜTLE KAZANDIRAN HIGGS PARÇACAĞI’NI KEŞFETTİ

Evrenin yaklaşık yüzde 96’ını kapladığı varsayılan karanlık madde ile bilinenler çok az. Maddenin yapısı ile de ilgili bilinmeyen çok şey var. Bugün kuantum fiziği sayesinde atomaltı parçacıklar hakkında bir çok bilgi bulunuyor fakat maddeye kütle kazandıran parçacıklar yalnızca teorik olarak ortaya konulmuş ve henüz gözlemlenememiş durumda. Maddeyle ilgili tüm bu sorular araştırmacıları yeniden Big Bang’e götürüyor. Çünkü Büyük Patlama’nın saniyenin çok küçük bir bölümünde oluşan ortam bu soruların cevabını içeriyor. CERN’deki deneyde de asıl yapılmaya çalışılan bu ortamın inceleme yapılacak bir şekile yeniden yaratılmaya çalışılması. Böylelikle aranan cevapların gözlemlenebilmesi dolayısıyla da kanıtlanması sözkonusu olacak. Bu teorilerden en önemlisi Higgs Bozonu olarak bilinen ve maddenin kütle kazanmasını açıklayan teori.

LYN EVANS: YÜZYILIN DENEYİNİ BAŞLATTI

Şüphesiz ki evrenin oluşumu ve yapısıyla ilgili bilinenlerin arkasındaki büyük bilimsel buluşlara katkı yapan başka birçok büyük bilim adamı daha var. Birçokları bu sırların peşinden koşmaya devam ediyor. Bugün CERN’de devam eden deneyde binlercesi görev alıyor. Binlerce bilim adamının oluşturduğu takımın başında ise Galler’de doğan bir bilim adamı bulunuyor.

LHC deneyinin başındaki isim olan Dr. Lyn Evans, 1945’de Galler’de yer alan küçük bir kent olan Aberdare’de madencinin oğlu olarak dünyaya geldi. Kendisiyle yapılan röportajlarda, çocukluğunun kendince deneyler yaparak ya da bir şeyleri havaya uçurmaya çalışarak geçtiğini söylüyor. Eğitimini doğduğu ülkede Swansea Üniversite’sinde tamamladı. CERN’de görev alamadan önce bir süre Fransa’da kaldı. BBC’ye verdiği demeçte bu yıllara hayatının en kötü yılları olduğunu söyledi: “Kariyerimin en kötü zamanlarında bir üniversitede aldım görev nedeniyle geldiğim Fransa’da yaşadım. Benim için gerçek bir kabustu. Ancak ironik bir biçimde CERN’e katıldıktan sonra da zamanımın yarısını Fransa’da geçiriyorum.” Başında bulunduğu ekiple yaptığı çalışmalar ise Evans için güç olmasına rağmen bugüne kadar yakaladığı en büyük fırsat ve şu anda yer aldığı projenin büyüklüğü karşısında hâlâ şaşırıyor. Projedeki rolünü Evans şöyle tanımlıyor: “Milyarlarca dolarlık bu projenin tasarımından ve inşasından sorumluyum. Bu dünyanın en büyük parçacık hızlandırıcıdı LHC (Large Hadron Collider-Büyük Hadron Çarpıştrıcısı). Yaşamım boyunca büyük projelerde yer aldım ama aşağıya tünelin içine girdiğimde adeta donup kaldım. Her gün binlerce kişinin çalıştığı dev bir laboratuarda koşturup duruyorum. Ayrıca hızlandırıcıyla ilgili yapılan diğer işlemlerin de kontrol edilmesi gerekiyor. Bunun için dünyanın dört bir yanından gelen yüzlerce bilim adamı ve mühendisin aralarındaki koordinasyonun sağlanmasına bağlı. İşim bir başka bölümü de bol bol seyahat etmemi gerektiriyor. Geçenlerde Çin Başkanı’yla tanıştım. Bu da Aberdare’den çıkan bir Galli için hiç de fena olmayan bir şey.”

internethaber

Bir yerlerde kıyamet koptu

23/9/2008

Bir yerlerde kıyamet koptu

Amerikalı bilim adamları, dünyadan 300 milyon ışık yılı uzaklıkta iki gezegenin çarpıştığını belirledi.

Uzayda tespit ettikleri toz parçacıklarından yola çıkan California ve Tennessee Üniversiteleri uzmanları, çarpışmanın BD +20 307 isimli yıldız kümesinde meydana geldiğini ortaya çıkardı. Uzmanlar çarpışmanın, Dünya ile Venüs’ün birbiriyle çarpışması durumunda ortaya çıkacak görüntüye benzediğini dile getirdi. İlk defa böyle bir şeyle karşılaştığını belirten astronomlar “Eğer o gezegenlerde hayat varsa, birkaç dakika içinde sona erdi” diye konuştu. Uzmanlar şimdi “Benzer bir çarpışma Güneş Sistemi’nde meydana gelebilir mi?” sorusuna cevap arıyor.

ÜÇ YIL ÖNCE KEŞFEDİLMİŞTİ

Astronomlar tarafından 2005 yılında keşfedilen gezegenlerin Güneş büyüklüğünde olduğu ve üç buçuk günde kendi etrafında döndükleri belirtildi.

DÜNYAYA DA OLUR MU?

Bilim adamı Benjamin Zuckerman, "Astronomlar daha önce böyle bir şey görmemişti. Felakete neden olan gezegen çarpışmalarının, bizimkine benzeyen gelişkin güneş sistemlerinde de yaşanabileceğini anladık" dedi. Şimdi bilim adamları "oturmuş" gezegen sistemlerinin çarpışmaya nasıl sürüklendiğini ve bir gün dünyanın da benzer bir sonla karşılaşma riskini araştırıyorlar.

internethaber
Bu haber toplam 3418 defa okunmuştur

Vücuttan elektirik üretildi

23/9/2008
Vücuttan elektirik üretildi
Türk araştırmacıları vücut hareketlerinden elektrik üretti.
ODTÜ'lü araştırmacılar, el-kol hareketleri gibi düşük frekanslı sarsıntılardan yüksek oranda elektrik enerjisi üreten bilimsel bir metot geliştirdi.

ABD'de patentle korumaya alınan yöntemde, düşük frekanslı sarsıntılar önce yüksek frekansa, sonra da elektrik enerjisine çevriliyor.

Türk araştırmacıların geliştirdiği sistem, dünyadaki örneklerinden düşük frekanslarda bile yüksek enerji elde etme özelliğiyle öne çıkıyor.

ODTÜ Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Haluk Külah, AA muhabirine bilgi verirken, son dönemlerde popüler olan mikroelektromekanik sistemler (MEMS) ile nem, sıcaklık, basınç ve sarsıntıyı enerjiye çeviren yüksek performanslı algılayıcıların çok düşük maliyetlerle üretilebildiğini belirtti.

MEMS'in yanısıra gelişen kablosuz iletişim teknolojisinin de çevresel gözlem gibi pek çok askeri ve sivil uygulamada yeni kullanım alanları yarattığını anlatan Külah, bu teknolojiyle günlük hayatta kullanılan cep telefonu, avuç içi bilgisayar, müzik çalar gibi elektronik cihazların da artık daha küçük boyutlarda üretilebildiğini ve daha az enerjiye ihtiyaç duyduğunu ifade etti.

Isı, ışık, akustik gibi alternatif enerji kaynakları arasındaki sarsıntının her ortamda bulunabilir olmasının ayrı bir önemi olduğunu vurgulayan Külah, çevresel sarsıntıya, kalabalık bir yol kenarında bulunan pencere sarsıntıları, insan vücudunun hareketiyle oluşan sarsıntılar ya da otomobilin yüzeyindeki sarsıntıları örnek gösterdi.

Bugüne kadar sarsıntıdan mikroçip seviyesinde enerji üretmek üzere çeşitli araştırma gruplarının bir takım çevirim yöntemleri sunduğunu anımsatan Külah, ODTÜ MEMS Merkezi'nde geliştirdikleri projeleriyle ilgili şu bilgileri verdi:

''TÜBİTAK destekli araştırma projemizde MEMS teknolojisi kullanarak çevresel titreşimlerden yani hareket enerjisinden elektriksel enerji üretebilen yapılar geliştirdik.

Bu yapılar rezonans bir kol, bu kol üzerindeki metal sarımlar ve sabit bir mıknatıstan oluşuyor. Rezonans kol ve üzerindeki metal sarımlar, çevresel titreşimlerle, sabit mıknatısa göre hareket ederek elektriksel enerji üretiyor. Üretilen enerji, bu kollardan birden fazla yapılarak, seri olarak bağlanmasıyla artırılabiliyor.''

Külah, geliştirdikleri sistemde düşük frekanslı sarsıntıların yüksek frekanslı sarsıntılara, daha sonra da elektrik enerjisine çevrildiğini belirtti.

''ELEKTRİĞİ DEPOLAYABİLİYOR''

Üretilen enerjinin daha sonra kullanılmak üzere depolanabileceğini aktaran Külah, ayrıca 8x9.5x0.5 mm boyutları ve 200 mg ağırlığı ile kolay tanışabildiğini belirten Külah, sistemin özellikle mikro algılayıcılar, kablosuz iletişim ve askeri uygulamalarda kullanılabileceğini belirterek, şöyle devam etti:

''Gelecekte ortam sıcaklığını, bu ortamda biyolojik bir silahın bulunup bulunmadığını ya da bir bölgede hareketin bulunup bulunmadığını ölçen minik toz şeklinde mikroçipler olacak. Böyle bir sistemde pil kullanılamayacak. Ortamın hareketinden enerjiyi depolayacak, günde bir defa bilgiyi ilgili birime iletebilecek sistemler gerekecek.

Bu teknoloji günlük hayatta da cep telefonu, MP3ve IPhone ve giyilebilen bilgisayar gibi elektronik cihazlara da enerji sağlayacak. Sistem, mikro boyutlarda olduğundan görünmezlik teknolojilerinde de kullanılabilecek. Özellikle savunma sanayinde de çok popüler kullanımları söz konusu olabilecek. Örneğin bir askerin kol saatinde kimyasal ve biyolojik sensörlere enerji sağlayabilecek.''

Külah, yaptıkları çalışmanın dünyada pek çok araştırma kuruluşunun geliştirdiği sistemlerden farkını ise ''Dünyada çok düşük frekanslarda kullanılabilir seviyede enerji üretebilen sistemler bildiğimiz kadarıyla bulunmuyor. Bizim çalışmamız diğer çalışmalardan el ve kol gibi çok düşük frekanslı bir sarsıntıdan bile bir mikroçipi çalıştırabilecek yeterli enerji üretmesiyle ayrılıyor'' sözleriyle özetledi.


internethaber

Bulgar kahin Vanga'nın yeni kehanetleri ortaya çıktı.

22/9/2008

Bulgar kahin Vanga'nın yeni kehanetleri ortaya çıktı.

Dünyanın en ünlü kahinlerinden olan ve 12 yıl önce hayatını kaybederken 2001 yılında ABD'de gerçekleşen 11 Eylül terör saldırılarının olacağını iddia eden Bulgar kahin Vanga'nın yeni kehanetleri ortaya çıktı.

İSTANBUL - Dünyanın en ünlü kahinlerinden olan ve 12 yıl önce hayatını kaybederken 2001 yılında ABD'de gerçekleşen 11 Eylül terör saldırılarının olacağını iddia eden Bulgar kahin Vanga'nın yeni kehanetleri ortaya çıktı. İşte birbirinden dikkat çekici kehanetlerden bazıları:

 * 2014 her 2 kişiden biri deri kanseri olacak.

* 2016: Avrupa'nın nüfusu bugüne göre yüzde 50 azalacak.
* 2016: Çin tek süper güç olacak.
* 2028: Venüs'e yolculuk başlayacak.
* 2033: Kutaplar büyük bir hızla erimeye devam edecek ve dünyanın büyük bir çoğunluğu sular altında kalacak.
* 2046: Yapay organlar üretilecek ve kanser olmayanların ömrü 120 yıla çıkacak.
* 2076: Sınıf ayrımı kalkacak.
* 2084: Doğanın yeniden doğuşu başlayacak.
* 2088: Yeni bir hastalık türü ortaya çıkacak. Birkaç saniyede insanlar yaşlanacak

netgazete

Korkunç son yaklaşıyor!

21/9/2008
Korkunç son yaklaşıyor!


NASA'ya bağlı Goddard Space Flight Center'dan Paul Newman, güney kutbu üzerindeki ozon deliğinin 21-30 Eylül tarihlerinde 27,4 milyon kilometrekare olarak ölçüldüğünü belirtti.
NASA'ya bağlı Goddard Space Flight Center'dan Paul Newman, güney kutbu üzerindeki ozon deliğinin 21-30 Eylül tarihlerinde 27,4 milyon kilometrekare olarak ölçüldüğünü belirtti.

Newman, bu genişliğin, bugüne kadar belirlenenlerin en büyüğü olduğunu belirtti. Deliğin bu boyutu, Kuzey Amerika kıtasının yüz ölçümüne yakın bir büyüklüğü ifade ediyor.

İHA

KIYAMET GIBI

21/9/2008

İstanbul'da UFO heyecanı

21/9/2008

insan ölüm anında ne hisseder, ölüm nasıl olur

20/9/2008

insan ölüm anında ne hisseder, ölüm nasıl olur

Bilim dergisi New Scientist, "insan ölüm anında ne hisseder, ölüm nasıl olur" sorularına yanıt aradı.Ölüm anında ne hissedilir?

Dünyanın önde gelen bilim dergisi New Scientist, İskoçya'daki Caledonian Üniversitesi'nden psikolog Cynthia McVey'in, ölümün eşiğinden dönenlerle görüşerek ve bilimsel incelemeleri bir araya getirerek yaptığı araştırmayı yayımladı.

Araştırma, kafa kopmasından boğulmaya, yanmadan yüksekten düşmeye kadar birçok ölüm şeklinde asıl sorumlunun, beyne oksijen gitmemesi olduğunu ortaya koydu.

Araştırmaya göre ölüm anlarından şunlar yaşanıyor:

Boğulma: Kişi ilk anda büyük panik yaşıyor. Nefesini tutuyor. Ardından su ciğerlerine doldukça bir yanma ve yırtılma hissi duymaya başlıyor. Son olarak hissettiği şey ise sakinlik ve dinginlik oluyor. Oksijen alamadığı için bilinci kapanıyor, ardından ölüyor.

Yanma: Yanıklar, çok şiddetli acıya yol açıyor. Sinir uçlarının yanması ise bu acı hissini bir süre sonra ortadan kaldırıyor. Ardından kişi biraz his kaybına uğruyor. Yanarak ölen kişilerdeki asıl ölüm nedeni çoğunlukla zehirli gazların solunması ve nefessizlik oluyor.

Kafanın kopması: Uzmanlara göre beyin, kafa koptuktan sonra saniyelerce fonksiyonlarını sürdürüyor. Fransa'daki raporlara göre 18'inci yüzyılda giyotinli idamlarda kopan kafada 30 saniye kadar yüz mimikleri görülüyordu.

Yüksekten düşme: ABD'deki Golden Gate Köprüsü'nden atlayan 100 kurbanın, akciğerin iflas etmesi, kalbin patlaması ve kırık kaburgaların iç organlara zarar vermesi sonucu öldü ortaya çıktı.

Eelektriğe kapılma: Elektrik akımına kapılma, kalbi durdurabiliyor. 10 saniye sonra da bilinç kapanıyor. Ancak elektrikli sandalyede idam edilen mahkûmların ölüm nedeni beynin aşırı ısınması ya da boğulma oluyor.

Kan kaybı: 1.5 litre kan kaybeden kişi kendini halsiz, susamış ve korkmuş hissediyor. İki litre kan kaybedildiğinde baş dönmesi ve bilinç kaybı başlıyor.

Dekompresyon (basınç kaybı): Ani basınç kayıplarından kurtulanlar, göğsüne vurulmuş gibi ani bir acı yaşadıklarını anlatıyor. 15 saniyeden az süre içinde de bilinç kaybı yaşanıyor.

Kalp krizi: En çok rastlanan olay, kaslar oksijen alamayıp çırpınmaya başladığında hissedilen göğüs ağrısı. Kalbin normal ritminin bozulması, kalp atışlarını durduruyor. Bilinç kapanıyor ve ölüm gerçekleşiyor.

Asılma: Yağlı urganla asılarak boğulma 10 saniye içinde bilinç kaybına yol açıyor. Fırlatma tarzı asılmalarda amaç, boynun kırılmasını sağlamak. Ancak bu yöntemle asılan mahkûmlarda ölümlerin yine boğulmadan kaynaklandığı belirlendi.

Zehirli iğne: ABD'de idamlarda kullanılan yöntem, doğrudan kalbi durduruyor. Araştırmalar, mahkûmların yanma ve büyük acı hissettiğini gösteriyor.

.ilginchaber

NASA, Mars’ın kuzey kutbu bölgesinden görüntüler yayınladı

20/9/2008


NASA, Mars’ın kuzey kutbu bölgesinden görüntüler yayınladı.

Kuma benzer fotoğraflarda, rüzgar ve buzullar da fark ediliyor. 3 kilometrelik tozlu ve buzul bir alandan oluşan bu bölgede kum fırtınası hâkim. Mars’ın yörüngesindeki Orbiter Reconnaissance aracının gönderdiği fotoğrafları incelemeye devam eden NASA uzmanları, ayrıntılı açıklamayı gelecek haftalarda yapacak.

nethaber

Yeni bir gezegen daha bulundu

17/9/2008


Gezegende, su ve karbonmonoksit bulunduğuna dair kanıtların olduğu, ancak gaz yapısı nedeniyle canlı oluşumunun söz konusu olamayacağı açıklandı.

GÜNEŞ sistemi dışında, güneşe çok benzeyen bir yıldızın etrafında dönen gezegen keşfedildi.

Gezegen Dünya’ya yaklaşık 500 ışık yılı uzaklıkta.

Söz konusu gezegen daha önce keşfedilen güneş sistemi dışında bulunan 300 gezegen arasında, yörüngesinde bulunduğu yıldıza en uzak gezegen olarak kaydedildi.

Jüpiter’in 8 katı büyüklüğünde olan gezegenin sıcaklığı da Jüpiter’den yüksek. Bilim adamları, gezegenin yörüngesinde bulunduğu yıldızın güneşe çok benzediğini, ancak çok daha genç olduğunu belirtti.

BİLGİ NOTU: Yıldızlar, yani bizim güneşimiz türünde ışık veren gök cisimleri uzayda daha kolay görülebiliyor. Ancak gezegenler, ışıkları yansıttıkları takdirde farkedilmeleri mümkün olabiliyor.

nethaber

Kanser aşısı farelerde işe yaradı

16/9/2008

Deneme aşamasındaki yeni bir kanser aşısı, farelerde meme kanserinin en tehlikesini yok etti.


Amerikan "Cancer Research" dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, aşı hücrenin normal büyümesine yardımcı olan HER2 proteininin arttığı en tehlikeli meme kanserini tamamen yok etti. Bu da, aşının bilahare kadınlarda kanser tedavisinde kullanılabileceğini gösterdi. HER2 proteini, meme kanserine yakalanan kadınların aşağı yukarı dörtte birinde görülüyor.

Tümörlü hücrelerin tekrar ortaya çıkmasını da önleyen ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi esasına dayanan aşının, sağlıklı kadınlarda da meme kanserinin ortaya çıkmasını önlemek amacıyla kullanılabileceği belirtildi.

Araştırmayı yürüten Mişigan Üniversitesi uzmanlarından Dr. Wei-Zen Wei, aşının bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi esasına dayandığını kaydetti. Wei, "bağışıklık sisteminin, HER2 proteini reseptörlerine karşı çok sert tepki verdiğini gözlemledik. Aşı, bugünkü ilaçlara direnç gösteren tümörlere karşı da işe yaradı" ifadesini kullandı ve aşının, ilaç tedavisi ihtiyacını ortadan kaldırabileceğini vurguladı.

Aşı, HER2 proteinini üreten genlerden ve bir bakteriden alınma inaktif bir DNA molekülüne (plazmid) entegre edilmiş bağışıklık sistemi uyarıcısından oluşuyor. Bu "plazmid" kendini kopyalayarak çoğalma yeteneğine sahip
bulunuyor.

Doktor Wei'ye göre, yan etkisi de olmayan aşı, bağışıklık sistemindeki T hücrelerine, kanser hücrelerine nasıl saldırması gerektiğini öğretiyor.

sabah

Deneyin ilk aşaması başarıyla sonuçlandı

11/9/2008
Deneyin ilk aşaması başarıyla sonuçlandı

 Mahmut SANCAK EKONOMİ 11.09.2008

En büyük parçacık hızlandırıcısı, ilk ışın deneyini saat yönünde gerçekleştirdi. CERN Sözcüsü Gillies'e göre, sistemin tam kapasiteyle çalışması için 1 yıl daha gerekiyor.. Dünyanın en büyük parçacık hızlandırıcısı (LHC) sonunda sorunsuz bir şekilde çalıştı! İsviçre'nin CERN Araştırma Merkezi'nde gerçekleştirilen ilk ışın deneyi oldukça kısa sürdü. Zira yüksek hızda ilerleyen ışın "kısa tur" adı verilen ilk test aşamasını göz açıp kapayıncaya kadar tamamladı.

Öğleden sonra Türkiye saati ile 13.25-14.15 saatleri arasında ise ışın 27 kilometrelik tünel sisteminin tamamını dolaştı. CERN Baş Sözcüsü James Gillies, "Işın paketi planlandığı gibi tünel içinde saat yönünde hareket etti. Bir sonraki denemede ise ışını aksi yönden göndererek sistemi sınayacağız. Bu tür deneylerde olabilecek en büyük felaket tünel içinde hareket eden ışının kontrolden çıkmasıdır. Ancak bu bir durum sistem tam kapasite çalıştığı zaman olur ki, o aşamadan en az 1 yıl uzağız" dedi. Gillies'in açıklaması deneyin bir yıldan önce yapılmayacağı yönünde değerlendirildi. Düşük hızlarda gerçekleştirilecek ilk çarpışma ekimde olacak.

BİR SANİYEDE  11 BİN TUR

Tam kapasiteyle asıl çarpışma ise 2009 bahar veya yaz ayında gerçekleşecek. Sistem tam kapasite ile çalıştığında ışınlar tünel içinde 300 bin kilometre hızla hareket edecek. Işınlar bu hıza ulaştıklarında bir saniyede 27 km.'lik tüneli 11 bin kere turlayacak. Deney, 13.7 milyar yıl önce meydana geldiği düşünülen Büyük Patlama'dan hemen sonraki kainatın başlangıç şartlarını oluşturup, maddenin sır perdesini aralamayı amaçlıyor.

sabah

Ateşten bir top

8/9/2008

Güneş, Güneş Sistemi'ndeki en büyük gök cismidir. Çok sıcak ve yanmakta olan bazı gazlardan oluşur. Bu nedenle, yüzeyinde her saniyede milyonlarca atom bombası patlamasına eşit güçte patlamalar olur. Bu patlamalarda boyu Dünyamız'ın büyüklüğünün 40-50 katı olan alevler fışkırır.

Ateşten bir topa benzeyen Güneş, yüzeyinden çok büyük bir ısı ve ışık yayar. Eğer, Güneş olmasaydı, her zaman gece olurdu ve her yer buzla kaplı olurdu. En önemlisi daha önce söylemiştik ya! Dünya'da yaşam yani biz olamazdık.

Güneş'in sıcaklığı derece 6000 dış yüzeyinde, içindeki sıcaklık ise 12 milyon derecedir. Çünkü, uzay (uzay filmlerinden de hatırlarsınız) karanlık bir yerdir. Dünyamız da bu karanlık yerdeki bir gök cismidir. Bu karanlık yerin içinde Dünyamız'ı Güneş'ten başka aydınlatabilecek ve ısıtabilecek bir gök cismi yoktur.

Ancak, Güneş'ten yayılan ışık çok parlaktır. Havanın açık olduğu bir günde Güneş'e bakmayı denemişsinizdir. Hatırlayın bakalım. Birkaç saniye bakınca gözleriniz kamaşmıştı, değil mi? Aslında, Güneş'e bu parlak ışık nedeniyle doğrudan bakmak çok tehlikelidir. Gözlerimize bu parlak ışık zarar verebilir. Ayrıca, yazın uzun süre Güneş'te kalmak da tehlikelidir. Hatta, cildimizde uzun bir tedaviyi gerektirecek çok ciddi yanıklar oluşabilir. Çünkü, Güneş'ten yayılan ısı özellikle yazın çok yüksek olur. Oysa Güneş, Dünya'ya milyonlarca kilometre uzaktadır ve uzaya yaydığı ısının sadece binde ikisi Dünyamız'a ulaşır.

Peki Güneş'ten çok uzakta olmasına rağmen, Dünyamız'da sıcaklık bu kadar yükselebiliyorsa, acaba Güneş'in üzerindeki sıcaklık ne kadardır?

Bilim adamları, bu konuda yaklaşık sayılar verebilirler. Ama bu sıcaklığı, bildiğimiz herhangi bir şeyin sıcaklığıyla karşılaştırarak anlamak mümkün değildir. Bir düşünün! Güneş'in sıcaklığı derece 6 bin yüzeyinde olduğunu, içinde ise sıcaklığın 12 milyon dereceye kadar yükseldiğini... Bunu bildiğimiz neyle karşılaştırabiliriz ki? Elimizle sıcak suya temas ettiğimizde 50 dereceden fazlasına dayanamayız. En sıcak yaz günlerinde bile hava en fazla 40-50 derece civarındadır. Bu örnekten de anlıyoruz ki, Allah Dünya ile Güneş'in uzaklığını en uygun olacak şekilde yaratmıştır. Güneş bize biraz daha yakın olsaydı, Dünya üzerindeki herşey sıcaktan kavrulur kül olurdu. Ancak, biraz daha uzakta olsaydı, bu sefer de herşey buz tutardı. Tabi ki her iki şekilde de yaşam mümkün olmazdı.

Güneşimiz eğer bizim Dünyamız'a gereğinden fazla yakın olşaydı, Dünyamız bayağı ter dökerdi hatta erirdi. Tüm bu hassas dengeler Allah'ın kontrolündedir.

Aslında, benzer şekilde Güneş'in ısısını daha az alan kutup bölgeleri devamlı bir buz tabakası ile kaplı; daha çok alan Ekvator bölgeleri ise devamlı sıcaktır. Allah, bu bölgeleri bizlere örnek olsun diye yaratmıştır. Diğer yerler ise canlıların yaşamına en uygun şartlarda yaratılmıştır. Bu Allah'ın bize olan şefkatini gösterir. Çünkü, Allah Güneş ile Dünya arasındaki uzaklığı şu anki gibi en uygun şekilde yaratmasaydı, Dünya'daki yaşam çok daha zor olurdu. Hatta olmayabilirdi.

Bilimin Çözemedigi 10 Olgu

8/9/2008
Bilimin Çözemedigi 10 Olgu

1 - Beden-Zihin Bağlantısı
Bir efsaneye dönüşen ‘plasebo etkisi’ zihinle beden arasındaki muhteşem ilişkinin en basit kanıtı.
Bu etki kendini şöyle gösteriyor: Sahte, yani aslında ilaç olmayan bir ilaç aldıklarından habersiz
denekler, dertlerine derman olacak bir hap ya da şurup içtiklerini düşündüklerinden kendilerini daha
iyi hissediyorlar. Üstelik etki kimi zaman bununla da kalmıyor, tıbbi belirtilerde de düzelme
görülüyor. Bazen de bu ‘yalancı’ ilaçların işe yaradığını kanıtlamak istercesine, içtiklerinin
etkisiyle acı çekiyorlar. Plasebo deneklerine bakınca, insan ister istemez, zihin neye inanırsa
bedeninin de onu yaşadığına hüküm getiriyor. Pek çok uzman, zihnin yardımıyla bedenin kendi kendini
iyileştirebilme kabiliyetinin, modern tıbbın yaratabileceği bir ‘mucize’den kat be kat büyüleyici
olduğuna inanıyor.


2 - Hayaletler
“Ölü insanlar görüyorum” repliğiyle zihnimize kazınan ‘Altıncı His’ filminden, lisedeyken ev
partilerinde pek çoğumuzun katıldığı masum ruh çağırma seanslarından, çocukken masal gibi
dinlediğimiz korkulu hayalet hikâyelerine kadar ruhlar üzerine hep konuşulur. Hayaletlerin varlığı
hakkında ciddi bir kanıt olmamakla birlikte, onları gördüğünü, onlarla konuştuğunu, onların
fotoğraflarını çektiğini ısrarla anlatan -içten ya da değil- şahitler, pek çoğumuzun yakın
çevresinde bile mevcut.


3 - Deja vu
Fransızca bir kelime olan ‘déjà vu’, Türkçede ‘daha önce görülmüş’ anlamını taşıyor. Açıklamak
istediği durum ise şu: Özel bir anı ya da birtakım koşulları, aynı şekilde daha önceden de yaşamış
olduğunuzu hissetme hali. Herkesin hayatında bir ya da birkaç kez yaşadığı bu duygu, şaşırtıcı,
anlaşılmaz, gizemli ve evet ürkütücüdür. Birçok kişi ‘déjà vu’ hissini psişik bir deneyim olarak
algılar. Birçok kişiye göre ise bunlar, önceki hayatlarımızdan davetsiz çıkıp gelen anlık
karelerdir. Araştırmacılar ‘déjà vu’ ile ilgili bazı açıklamalar yapmaya çalışsalar da, bu tuhaf
hissin nedeni, bir gizem olmayı sürdürüyor.


4 - Taos Uğultusu
ABD’nin New Mexico eyaletinde bulunan küçük Taos kentini ziyaret eden bazı turistler ve vatandaşlar,
yıllardır, çöl havasında gizemli, güçsüz, düşük frekansa sahip bir uğultu ve titreşim duyduklarını
anlatıyorlar. Bu iddiada bulunanlar, Taos vatandaşlarının sadece yüzde ikisini oluşturuyor. Bazıları
bunun çöldeki garip birtakım akustik sorunlarından kaynaklandığını düşünürken, bazıları da bir çeşit
kitle histerisi ya da uğursuz bir sır olduğuna inanıyor. Duyulduğu iddia edilen sese ister vızıltı,
ister uğultu, ister titreşim deyin; ister psikolojik, ister doğal, ister doğaüstü olduğuna inanın...
Hakkında bilinen bir tek gerçek var: O da şimdiye kadar hiç kimsenin bu garip sesin kökenini ortaya
çıkaramadığı.


5 - Duyu Ötesi Algı
Hem Doğu, hem de Batı toplumlarında, bazı insanların bir çeşit psişik güçleri olduğuna inanılıyor.
Bugüne dek psişik güçleri olduğunu iddia eden kişiler, araştırmacılar tarafından pek çok teste tabi
tutuldu. Ancak elde edilen sonuçlar her seferinde ya olumsuz ya da muğlak ve şüpheliydi. Altıncı
hissin gücüne inanan pek çok kişi, psişik güçlerin test edilemeyeceğini, çünkü bir nedenle
kendilerine şüpheyle yaklaşanların ya da bilim adamlarının yanında azaldığını vurguluyor. Eğer bu
tespit doğruysa, bilimin psişik güçlerin varlığını, gelecekte de ne ispat edebilmesi ne de
çürütebilmesi mümkün görünmüyor.


6 - Önsezi
İster altıncı his, ister önsezi, ister kötü hisler diyelim; hepimizin hayatımızda en az bir ya da
birkaç kez garip sezgilerimizi rehber alarak hareket ettiğimiz olmuştur. Elbette bu karamsar
hislerimiz çoğunlukla yanlış çıkar. Ancak kimi zaman kimi insanların altıncı hisleri -ne yazık ki-
doğru alarm verir. Psikologlar bu durumu açıklarken insanların bilinçaltlarında, farkında olmadan
çevremizdeki dünya hakkında bilgi topladığını vurguluyorlar. Bu şekilde biz aslında sadece
‘görünüşte bilmediğimiz’ bazı şeyleri biliyor ya da hissediyoruz. Ancak söz konusu bilgiler
bilinçaltımızın derinliklerinde yaşadığı için, bunun nasıl olduğunu bir türlü anlayamıyoruz. Bu
açıklama kimileri için tatmin edici olsa da pek çok araştırmacıya göre önsezi, kanıtlanması ve
üstünde çalışılması zor bir konu.


7 - Ölümden Sonra Hayat
Hayatlarında bir kez ölüme yakın deneyim geçirmiş kişilerin bazıları, karanlık bir tünelde yol alıp,
sonunda beyaz bir ışık huzmesine kavuştuklarına dair hikâyeler anlatır. Bunlar arasında
sevdiklerinize kavuşmak, garip bir huzur hissetmek gibi daha renkli öyküler de mevcuttur. Bu
deneyimler son derece etkileyici olmakla beraber, maalesef kimse ‘öbür taraf’tan elinde bir kanıtla
ya da doğrulanabilir bir bilgiyle geri dönmeyi başaramadı. ‘Öbür dünya’ meselelerine kuşkuyla
yaklaşanlar, söz konusu deneyimlerin travma geçirmiş bir beynin gördüğü halüsinasyonlar olduğunu
vurguluyorlar. Tabii bu nedenle de son derece doğal ve açıklanabilir olduklarını... Ölüp de geri
dönen olmadığına göre, bu konu gizemini koruyacak.


8 - Ufo'lar
UFO deyince genelde insanların aklına uçan daireler, kısacası uzay gemileri gelse de UFO’nun açılımı
‘Tanımlanamayan Uçan Nesne’... Ve bu nedenle evet UFO diye bir şey var. Çünkü dünyanın her
tarafında, gökyüzünde ne olduğunu tanımlayamadıkları birtakım objeleri gördüğünü söyleyen insanlar
var. Ancak bu obje ve ışıklar, aslında uçak mıdır, meteor mudur yoksa gerçekten Marslıların son
model uzay gemisi midirş Bu bir türlü açıklığa kavuşamıyor.


9 - Asla Bulunamayan Kayıplar
İnsanlar bazen kaybolur. Bazıları yaşadıkları hayattan kaçar, bazıları büyük çaplı ve cesetlerin
tanınamadığı kazalarda yitip gider, bazıları cinayet kurbanı olur. Kayıplar ölü ya da diri bulunur.
Ancak bazı insanlar vardır ki adeta buharlaşırlar. 1872’de Portekiz yakınlarında bulunan ‘hayalet
gemi’ Marie Celeste’in mürettebatı, Amerikan işçi lideri Jimmy Hoffa bu şekilde kayıplara
karışanlardan sadece bazıları. Kaybolanlar, normal şartlarda polis soruşturması, itiraflar ya da
tesadüf sonucu bulunuyor. Ancak ortada kanıt olmadığı zaman insan, psişik detektiflerin işe ele
atması gerektiğini düşünüyor


10 - Büyük Ayak
Bu gizem de Amerika’dan... Yeni Kıta’da yıllar boyunca, insana benzeyen, bol tüylü, son derece iri,
‘Büyük Ayak’ adlı bir yaratığı gördüğünü iddia eden sayısız insan ortaya çıktı. Tüm kıta çevresinde
kaydedilen iddialar eğer doğruysa, aslında binlerce Büyük Ayak’ın yaşıyor olması gerekirdi. Ancak
bugüne kadar bu korkunç yaratığa ait tek bir ceset bile bulunamadı. Ortada belirsiz fotoğraflar,
video kayıtları ve tanıkların açıklamalarından başka bir şey yoktu. Görünen o ki, Büyük Ayak da,
İskoçya’nın varlığı bir türlü kanıtlanamayan ünlü Loch Ness canavarı gibi gizemler dünyasındaki
yerini koruyacak.

Biyolojik savaş

8/9/2008
Biyolojik silahlarla yapılan savaş, biyolojik savaş olarak isimlendirilmektedir. Eski çağlardan günümüze kadar birçok milletler biyolojik savaş yapmışlardır. Vebadan ölmüş insan cesetlerinin düşman su kuyularına veya yerleşim merkezlerine atılması biyolojik savaşa örnek gösterilebilir.

Biyolojik ve
Bulaşıcı ve öldürücü bir hastalıktır. Veba mikrobunu taşıyan farelerin pireleri tarafından insanlara geçer. Nedeni, pisliktir. Pis ve güneş girmeyen yerler veba için en uygun ortamlardır.
Hastalık, mikrop kapıldıktan sonra gelen 2-8 gün içinde kendini gösterir. Hastada, aniden başlayan baş ve sırt ağrıları, ateş, titreme, kusma, nefes darlığı, halsizlik, deri lekeleri, burun kanaması, kan tükürme, kasık ağrıları ve devamlı dalgınlık görülür. Dili de kahverengi ve kurudur.
Yapılacak i
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.
kimyasal savaş, mikroorganizmaların ve kimyasal maddelerin insanları öldürmek ya da zarar vermek maksadıyla kullanılmasıdır. Bu savaş teknolojisi antik çağlardan bu yana kullanılıyor. Tarihte kullanılan ilk yöntemlerden biri oklara zehir ve mikrop bulaştırılmasıdır. Su kaynaklarına hayvan leşlerinin konması yoluyla sularda bakteriyel ve mikrobik kirlilik yaratmak bir başka biyolojik savaş yöntemi olarak asırlar boyunca kullanılmıştır. Birinci Dünya Savaşı'nda kimyasal gazların kullanıldığı, 2. Dünya Savaşı sırasında ise Japonya'nın Mançurya'da biyolojik silah kullandığı bilinmektedir. Yakın zamanda ise Japonya'da metro istasyonuna yapılan bir terörist saldırıda kimyasal madde kullanılmış ve 12 kişi hayatını kaybetmişti. İran-Irak savaşında ve Kuzey Irak'ta Saddam Hüseyin kimyasal silah kullanmıştı. 1990'dan sonra sonra biyolojik ve kimyasal savaş maddelerinnin terörizm ve askeri amaçlı kullanımında artış kaydedilmektedir. (BM'ye göre 17 devletin elinde bu maddeler stok halinde bulunmaktadır.)

Biyolojik savaş için kullanılacak mikroorganizmaların, dayanıklı, üretimi ucuz, uzun ömürlü, havayla temasa dayanıklı olması gerekmektedir. Ayrıca bu tür organizmalar hızla yayılım gösterme ve bir hedefe yöneltilebilme özelliklerine sahip olmalıdır. En sık kullanılanlar arasında şarbon, çiçek, veba, tularemi ve botulizm yer alır.

Biyolojik ve kimyasal silahlar korkutucudur. Bunlar daha çok stratejik amaçla bulundurulur. Yarattığı tehdit kullanıldığı zaman yaratacağı etkiden fazladır. Kullanımları sanıldığının aksine kısıtlıdır. Küçük popülasyonlar üzerinde kullanılabilir. Bunun nedeni konuşlandırma güçlüğüdür. Mesela şarbon sporlarını hava akımı nedeniyle kontrol etmek güçtür. Tularemi taşıyan bir bombanın içindeki mikroplar bomba patladığı anda parçalanır. Sinir gazları ise hava içinde dağılır ve etkili olmaz. Ayrıca bu ajanların silah olarak etkin kullanımı henüz sağlanamamıştır. Bakteri, virus,ve kimyasallar laboratuarda üretilebilir fakat bunların piyasaya sürülmesi teknik beceri ve özel ekipman gerektirir. Onları kullanacak olanlar veya üretenler içinde risk yaratır.

Biyolojik silahlar: İnsanlara, hayvanlara ve bitkilere karşı olmak üzere üçe ayrılır.

1.İnsanlara karşı kullanılan biyolojik silahlar: Doğrudan insan toplulukları arasında salgın hastalık veya ölümlere sebeb olmak üzere kullanılan biyolojik silahlardır.

2.Hayvanlara karşı kullanılan biyoloik silahlar: Doğrudan doğruya insan ihtiyaçlarını karşılayan hayvanlar arasında salgın hastalıkları yaymak, öldürmek ve böylece insanların gücünü azaltmak için kullanılır.

3. Bitkilere karşı kullanılan biyolojik silahlar: Bitkileri yok eden veya gelişmelerine engel olan biyolojik silahlardır. Bitki veriminin azalması veya tamamen yok olması da toplumların savaş gücünü kırar.

Az miktardaki biyolojik silahlar, büyük insan topluluklarında hastalık meydana getirebilirler. Küçük bir tüp içinde milyonlarca mikroorganizma veya toksin taşınabilir. Çağımızın gelişen ulaştırma araçlarının artan hızları sebebiyle hastalığın başlaması çok kolay olur. Çeşitli hastalıkların tanımları çok güç olduğundan korunma tedbirleri alınamadan yayılabilirler.

Biyolojik silahlar her ne kadar tesis, bina ve malzeme üzerinde zarar meydana getirmezlerse de, bunlar vasıtası ile canlılara bulaşırlar. Bilhassa rüzgarlar ile kolayca yayılırlar. Deri, göz, solunum ve sindirim sistemleri ile insan, hayvan ve bitkilere nüfuz ederek hastalık yaparlar.

Biyolojik savaştaki en büyük korunma tedbiri, bu işte kullanılacak kaynak ve ulaştırma aracını zarar veremez duruma getirmektir. Bu, çoğu defa mümkün değildir. Diğer korunma tedbirleri şunlardır:

1.İnsan ve hayvanların yiyecek ve içeceklerini korumak, kapalı kaplarda (konserve, küp vb. gibi) bulundurmak.

2.Taarruzlar sırasında maske takmak, vücudun her tarafını sıkı sıkı örtmek, bu bölgelerden uzaklaşmak.

3. Bilinen biyolojik savaş maddelerine karşı bağışıklık kazanmak (aşı yaptırmak).

4.Yiyecek ve içecekleri kullanmadan önce mutlaka iyice kaynatmak.

5. Kullanılacak malzeme ve araçları sterilize etmek.

6. En yakın sağlık merkezine gidip yardım görmek.

7. Uygun tedbirler alındığında biyolojik savaş vasıtalarının tesirsiz kalacağını bilerek, psikolojik olarak rahatlamak.
Saddam Hüseyin Eski Irak Devlet Başkanı. 28 Nisan 1937'de Irak'ın Tikrit kasabasında fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Saddam Hüseyin, babasının ölümü nedeniyle annesi ve akrabaları tarafından büyütüldü. Saddam'ın siyasetle tanışıklığı ilk gençlik günlerine kadar uzanıyor. O günlerde kendini, Arap dünyasına egemen ulusçu-özgürlükçü ve anti emperyalist rüzgara kaptıran Saddam, genç yaşlarda Baas Partisi'ne katıldı.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Biyolojik_savaş

'Güneş Sisteminin Anayasası'

4/9/2008

Reşit Aşçıoğlu ile söyleşi
Röportaj: Işıl Kızılırmak

Galileo'nun dünyamızı evren sistemine dahil etmeyi başararak modern bilimi kurduğu eseri "İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog" 375 yıl sonra Reşit Aşçıoğlu tarafından Türkçe'ye kazandırıldı. Aşçıoğlu çevirdiği eseri "Güneş Sisteminin anayasası", Galileo'yu da "bilimin kök hücresi" olarak tanımlıyor. Ve ekliyor: Her çağın kendine göre çok önemli gerçekleri var. Galileo'nun önemi ise bütün çağlar için gerçek olan bir gerçeği bulmuş olmasındadır.

Galileo'nun üzerinde on altı yıl boyunca çalıştığı ve dünyamızı evren sistemine dahil etmeyi başararak modern bilimi kurduğu eseri "İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog" 375 yıl sonra Reşit Aşçıoğlu tarafından Türkçe'ye kazandırıldı. "Bir insan Galileo'yu bilmeden yaşayabilir ancak bir toplum yaşayamaz" diyerek yola çıkan Aşçıoğlu, bu çeviriyi gerçeği aramanın bir gereği olarak görüyor ve toplumsal sorumluluğunu yerine getirdiğini düşünüyor. Bu kitabı Türkiye'nin fikir yörüngesine yerleştirmeyi Galileo'nun yerküremizi evren sisteminde 3. yörüngeye yerleştirmesine benzetiyor. Söyleşinin sonunda ekliyor: "Söyleyeceklerimi isterseniz yazın, istemezseniz yazmayın. Ben bugün buraya gömleğimi bir yelken gibi rüzgarla doldurup geldim. Gururla... Çünkü böyle bir kitabı Türkçe'ye kazandırmış olmayı bir toplumsal görev bildim ve bunu yerine getirdim. Beş yıllık emeğin sonunda bu kitabın söyleşisine gururla, bir rüzgara yelken açar gibi geldim." Aşçıoğlu böyle bir eseri dilimize kazandırmanın haklı gururunu yaşıyordu.

Galileo: Bilimin kök hücresi
"İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog" bilimsel devrimin en önemli ürünlerinden biri ve 375 yıl sonra Türkçe çevirisiyle okurla buluşuyor. Önemi konusunda yoğun bir açıklama gerektirmeyen bu kazanımın 375 yıllık gecikmesinin yarattığı kayıplar neler sizce?
Eğer bir toplum güneş sisteminin anayasasını yazmış olan kimseyi yüzyıllarca okumazsa büyük kayba uğramış olur. Bu nedenle kitabın önsözünde "Bir insan Galileo'yu okumadan yaşayabilir ama bir toplum yaşayamaz" dedim. Galileo'nun diğer kitaplarını okumak elbette önemli ancak güneş sisteminin anayasası niteliğindeki bu kitabı okumazsanız diğerleri ansiklopedik bilgi niteliğinde kalır. Eser yayınlandıktan sonra imzalayarak gönderdiğim birkaç kişi oldu ve bu kişilerden biri şairdi. Kitaba ilişkin ona şöyle dedim: "Bu kitapta kelimelerin kafiyesi yok, fikirlerin kafiyesi (...)

Yazının tamamını Bilim ve Gelecek dergisinin
55. sayısında bulabilirsiniz

http://www.bilimvegelecek.com.tr

:: Sonraki »


Blogcu ile yapıldı